Geleceği Bugünden Okumak: Philip K. Dick ve A Scanner Darkly’in Zamansız Yankıları
Açıl, ayarla, vazgeç.
Philip K. Dick’in Hollywood bilimkurgusu üzerindeki devasa etkisini vurgulamak artık neredeyse bir klişe haline geldi; ancak bu etki o kadar köklüydü ki, bugün bile eserlerinin ne denli ileri görüşlü olduğunu unutmak güç. Blade Runner‘dan The Man in the High Castle’a, Minority Report’tan kültleşmiş Cortical Impasse’e kadar Dick’in üretken hayal gücü, modern medyanın her köşesinde parmak izlerini bıraktı. Yaklaşık yarım asır önce aramızdan ayrılmış bir yazar için, sunduğu fikirlerin bugünün dünyasında bu denli çarpıcı ve güncel karşılıklar bulması tesadüf değil, adeta birer kehanet niteliği taşıyor.
Dick’in biyografisi, Hollywood sisteminin parıltılı yüzünden çok daha karmaşık ve sancılı bir tablo çiziyor. Birçok kişi onun Bel-Air havuzunda oturup sadece popüler fikirler ürettiğini hayal edebilir; oysa Dick, yaşamı boyunca ciddi ruh sağlığı sorunları, ilişki çöküşleri ve eserlerinde sıkça işlediği bir tema olan madde bağımlılığı ile mücadele etti. Eserleri arasında uyuşturucu etkisini en açık şekilde ele alan A Scanner Darkly, tam yirmi yıl önce sinemaseverlerle buluştuğunda, yazarın en çok göz ardı edilen ama belki de en çarpıcı başyapıtlarından biri olarak kabul edildi.
Richard Linklater yönetmenliğinde ve Keanu Reeves’in başrolünde yer aldığı film, alışılagelmiş bir bilimkurgu komedisi yerine melankolik ve ağır bir atmosferi tercih ediyor. Güneşle yıkanmış Anaheim sokaklarında geçen hikayede Reeves, “Substance D” adlı zihin eriten bir halüsinojenin peşine düşen, ancak kendisi de bu maddenin pençesine düşmüş gizli bir narkotik ajanı, Bob Arctor karakterini canlandırıyor. Çöküşe yüz tutmuş bir Amerika’da, uyuşturucuyla savaşın kaybedildiği bir gerçeklikte Arctor; oda arkadaşları James (Robert Downey Jr.) ve Ernie (Woody Harrelson) ile birlikte zamanı öldürmeye çalışırken, aslında kendi kimliğini de yitirmektedir. Winona Ryder’ın canlandırdığı Donna karakteri ise Arctor’un hiyerarşide yükselmek için dahil olduğu tehlikeli bir oyunun parçasıdır.
Linklater’ın imzası haline gelen rotoskop tekniği, hikayeye rüya benzeri, akışkan bir katman ekliyor. Filmde sadece polis operasyonları veya halüsinasyonlar değil; yoğun gözetim altında yaşayan bir toplumun bireysel kimliklerini nasıl parçaladığı işleniyor. Bu noktada film, 1960’ların sonu ve 70’lerin başında Batı dünyasını derinden sarsan o büyük kırılma noktasına dokunuyor: Bireysel özgürlük arayışının yerini devletin denetim mekanizmalarına bıraktığı, mahremiyetin aşındığı ve “gözetleyen” ile “gözlenen” arasındaki sınırın bulanıklaştığı bir döneme selam duruyor. Tıpkı 20. yüzyılın ortalarında kolektif kimliklerin devlet aygıtları tarafından anonimleştirilmesi gibi, filmdeki karakterler de kendi gerçekliklerini korumakta zorlanıyor.
Arctor ve arkadaşları, “scramble suit” adı verilen kıyafetlerle kimliklerini gizliyor; bu giysiler seslerini ve görünümlerini sürekli değişen birer bulanıklığa dönüştürüyor. Başlangıçta sadece bilimkurgu dünyasını zenginleştiren bir detay gibi görünen bu kostümler, aslında hikayenin en özgün Philip K. Dick dokunuşudur. Sürekli gözetim altında olunduğu bir çağda, izleyenlerin denetledikleri insanlarla aralarına soğuk ve yabancılaştırıcı bir mesafe koyma zorunluluğu, bugünün dijital dünyasındaki anonimlik çelişkisiyle çarpıyor. Arctor’un dağılan zihni içinde kendi hayatını bile düzgünce yönetemezken, bu karmaşık labirentte kaybolması kaçınılmaz hale geliyor.
Reeves’in Matrix sonrası dönemindeki performansları arasında dikkat çekici bir duruş sergilerken, Robert Downey Jr. karakterine bambaşka bir derinlik katıyor. Downey Jr., daha sonra Tony Stark karakteriyle özdeşleşeceği o çılgın ve kibirli tavrını, burada bitkin ve madde etkisinde kalmış bir adamı canlandırmak için kullanıyor. Hikaye içinde gerçek bir komplo olsa dahi, James’in kendi dehasına güvenerek tamamen yanlış yollara sapması, karakterlerin trajikomik durumunu vurguluyor. Ryder ise bu atmosferde oldukça etkili bir performans sergiliyor; her iki oyuncunun da geçmişteki skandallardan sonra kariyerlerinde önemli dönüşler yaşamış olması, Dick’in eserlerindeki “yeniden doğuş” ve “kayboluş” temalarıyla ironik bir uyum içinde.
Arctor ve arkadaşlarının neden Substance D’ye yöneldikleri tam olarak açıklanmasa da, Amerika’nın mevcut durumunun onları sadece çaresiz değil, aynı zamanda sıkılmış kıldığı hissediliyor. Bazen trajik, bazen ise dayanılmaz derecede karamsar olan bu tablo, uyuşturucunun onlara bir “meşgale” sunduğu gerçeği üzerine kurulu. Bir bisikletin satın alınması etrafında gelişen o paranoyak ve çarpık komplo teorisi tartışmaları sırasında, karakterlerin gerçek bir skandalle ilgilenmeye bile enerjilerinin kalmadığı görülüyor.
Ancak A Scanner Darkly’in merkezinde, Arctor isteyip istemediğine bakmaksızın devasa bir komplo yatıyor. Filmin günümüzün komplo teorisi türüne dair en büyük kusuru, bu türün artık sistemik hale gelmiş bir parçası olmasıdır. Günümüzde devlet yönetiminin şeffaflıktan uzak ve kaotik yapılar tarafından yönetildiği bir ortamda, gizli kapaklı operasyonların “kusursuz” birer plan olarak sunulması inandırıcılığını yitiriyor. Artık komplolar, büyük sırlarla örülü mahrem odalarda değil
Kaynak: Inverse