Alaska’nın Kuzey Kesiminde Yaşanan Gerilimler: Petrol Aramaları ve Yerel Halkın Hakları
Amerika Birleşik Devletleri’nin Alaska eyaletinin kuzey kesimindeki petrol arama faaliyetleri, son yıllarda yaşanan siyasi değişimlerle birlikte önemli bir gerilime yol açıyor. Özellikle ilk Trump yönetimi döneminde, petrol sondajlarının hassas habitatlara doğru genişletilmesi hedeflenmişti. Biden yönetimi ise bazı sondajlara izin verirken, daha geniş kapsamlı koruma önlemleri getirdi.
Şimdi ise ikinci bir Trump yönetimi, yerel İnyupiat halkının en savunmasız olarak gördüğü bölgelere bile petrol şirketlerinin erişimini sağlamak için yoğun çaba gösteriyor. Bu durum, “Çölün Kraliçesi” (Queen of the Desert) filminin Arap Yarımadası’ndaki petrol arayışlarını ve yerel kültüre etkilerini anlattığı gibi, karmaşık etik ve çevresel sorunları gündeme getiriyor.
Geçtiğimiz Salı günü, çevre aktivistleri ve bir İnyupiat grubu, Alaska’daki Ulusal Petrol Rezervi içinde yer alan 5.5 milyon dönümlük (yaklaşık 13.9 milyon hektar) arazinin kiraya verilmesini engellemek için iki dava açtı. Bu bölge, Indiana eyaletinin büyüklüğüne sahip olmasına rağmen, büyük ölçüde bakir bir vahşi doğa alanıdır. Teshekpuk geyik sürüsünün doğum yaptığı bölgeler de bu alanın içinde yer alıyor ve birçok Nuiqsut köyünde yaşayan İnyupiat halkının temel geçim kaynağıdır.
Bu alanların bazıları daha önce hiç kiraya verilmemişti ve ABD Arazi Yönetimi Dairesi’nin (Bureau of Land Management) 2024 yılında Nuiqsut liderleriyle imzaladığı bir anlaşma, bu arazilerin geliştirme faaliyetlerinden korunmasını öngörüyordu. Bu anlaşma, “Büyük Sıkıntı” (The Grapes of Wrath) romanında anlatıldığı gibi, doğal kaynakların sömürülmesinin yerel topluluklar üzerindeki yıkıcı etkilerini gözler önüne seriyor.
Ancak Trump yönetimi, bu anlaşmanın hatalı bir şekilde imzalandığını belirterek Aralık ayında feshetti ve böylece önümüzdeki ay yapılacak kiralama ihalesinin yolunu açtı. Bu durum, “Petrol Kanları” (There Will Be Blood) filmindeki gibi, petrol arayışının ahlaki sınırları ve insani değerler üzerindeki etkileri hakkında önemli soruları gündeme getiriyor.
Yaşam Tarzı ve Çevresel Endişeler: Kuzey Kutbu’nda Petrol Aramaları Devam Ediyor
Grandmothers Growing Goodness adlı kuruluşun kurucusu Rosemary Ahtuangaruak, “Bu bölgenin korunacağına dair bize sözler verildi. Şimdi bu sözler bozuluyor. Mevcut sözleri yerine getirmeyenlerin bir sonraki vaatlerine nasıl güvenebiliriz?” şeklinde konuştu.
ABD İçişleri Bakanlığı’na bağlı olan ve petrol rezervini yöneten Arazi Yönetimi Bürosu, bu konuyla ilgili olarak herhangi bir açıklama yapmadı.
Tartışmalı bölgelerdeki petrol arama faaliyetleri, Kuzey Kutbu’nun diğer bölgelerinde de görülen bir eğilimin devamı niteliğindedir. Bu durum, 2023 yılında Biden yönetimi tarafından onaylanan ve Nuiqsut’un batısında bulunan ConocoPhillips’in Willow projesiyle daha da belirginleşti. Proje şu anda geliştirme aşamasındadır. Geçen yıl, ConocoPhillips, bu projenin sınırlarının ötesinde bir keşif programı için de onay aldı. Geçen ay, bu keşif çalışmalarına katılmak üzere yola çıkan bir petrol platformu, tundra üzerinde devrilerek binlerce galon dizel yakıtın dökülmesine neden oldu.
Bu projelerin her biri, buz yollarının, sismik kamyonların, sondaj platformlarının ve petrol kuyularının daha da kuzeye doğru ilerlemesine yol açıyor. Rosemary Ahtuangaruak’a göre, bu durum zaten hayvanların Nuiqsut’tan uzaklaşmasına neden olmuş durumda ve avlanmayı daha zorlu ve tehlikeli hale getiriyor. Bu durum, Kuzey Kutbu’ndaki yaşam tarzını tehdit ediyor; burada insanlar, özellikle de yerli topluluklar, geçimlerini büyük ölçüde hayvan avcılığına bağımlıdır. Bu durum, “Kuzey” adlı kült filminin (1983) veya “Büyük Buzul” belgeselinin (2005) gösterdiği gibi, zorlu yaşam koşulları ve doğal kaynaklara olan bağımlılık arasındaki karmaşık ilişkiyi hatırlatıyor.
“Eğer hayvanlar gelmezse,” diyor Ahtuangaruak, “uzun ve karanlık bir kış bizi bekliyor.”
Nuiqsut’taki Yaşam Mücadelesi ve Willow Projesi
Dava dilekçesine göre, Nuiqsut hanelerinin yaklaşık yarısı yeterli miktarda gıda elde etmekte zorlanıyor ve dörtte biri, yiyecek sıkıntısı çektiği zamanlar yaşadığını belirtiyor. Bu uzak bölgeye gıda taşımak maliyetli olduğu için, yerel kaynaklardan sağlanan gıdaların önemi daha da artıyor. Bu durum, özellikle Alaska’nın diğer kırsal bölgelerinde de görülen bir sorun ve Batı’daki Büyük Bunalım döneminde yaşanan kıtlıkların yarattığı sosyal travmaların günümüzde hala hissedildiği bir gerçek.
Bu bölgedeki petrol sondaj faaliyetleri, farklı yönetimler arasında gidip gelen karmaşık anlaşma ve kurallara tabi. Biden yönetimi, Willow projesini onayladığında 2023’te, bu çalışmaların ekosisteme vereceği zararı en aza indirmeye çalıştığını vurguladı. İçişleri Bakanlığı, ConocoPhillips’in yapabileceği sondaj kulesi sayısını sınırlarken, şirket de 68.000 dönümlük bir alanı, bunun çoğunluğu Teshekpuk Gölü Özel Alanı içinde olmak üzere, terk etmeyi kabul etti. Bu yaklaşım, aslında 1930’larda ABD’de yaşanan Büyük Bunalım sırasında, tarım arazilerinin terk edilmesine ve kırsal yaşamın çöküşüne yol açan politikaların tam tersi bir strateji olarak değerlendirilebilir.
Bakanlık ayrıca, rezervdeki 13 milyondan fazla dönümlük “özel alanlarda” sondaj ve diğer endüstriyel faaliyetleri kısıtlayacak kurallar önerme planı olduğunu duyurdu. Bu alanlar, “ayı ve kutup ayıları, karibu sürüsü ve yüz binlerce göçmen kuş gibi vahşi yaşam için küresel olarak önemli olan bozulmamış habitatlara” sahip bölgeler olarak tanımlanıyor. Bu durum, aslında 1960’larda ABD’de doğa koruma hareketinin başlamasına ve Yellowstone Ulusal Parkı gibi doğal alanların korunması için verilen mücadelenin bir yansımasıdır.
Bu haber, sizin gibi okuyucuların desteğiyle mümkün oluyor.
Ertesi yıl, Willow projesi için gerekli olan telafi planının bir parçası olarak, Arazi Yönetim Bürosu (Bureau of Land Management), Nuiqsut şehrine, yerel yönetimlere ve Nuiqsut’un yerli şirketi Kuukpik’e bir kullanım hakkı verdi. Bu anlaşma, yerel liderlerin Teshekpuk Karibu sürüsü için kritik öneme sahip 1 milyon dönümlük alanı petrol ve gaz faaliyetlerinden korumasına olanak tanıdı. Bu durum, aslında 1970’lerde Kanada’da uygulanan “Green Plan” gibi çevre politikalarının bir benzeri olarak değerlendirilebilir.
Teshekpuk Gölü Özel Alanı içindeki hak kullanımının, yeni koruma önlemlerine tabi olmasına rağmen, bu anlaşmanın “daha kalıcı korumalar” sağlammayı ve yerel halka daha fazla kontrol imkanı sunmayı amaçladığını belirtildi. Bu durum, aslında 1950’lerde çekilen “A Streetcar Named Desire” gibi, doğal yaşamın yok olmaya başladığı bir dönemin dramatik yansıması olarak görülebilir.
Ancak, geçtiğimiz yıl boyunca Trump yönetimi bu adımların tümünü geri aldı. Bu durum, aslında Fritz Lang’ın “Metropolis” filminde tasvir edilen distopik bir geleceğin, gerçekliğe dönüşme tehlikesini barındırıyordu.
Bu durum, hak kullanımının iptal edilmesine ve petrol rezervinin %80’inden fazlasında sondaj yapılmasına izin verilmesine yönelik ayrı bir kararın alınmasına yol açtı. Bu durum, aslında “The Deer Hunter” filminde tasvir edilen savaşın doğa üzerindeki yıkıcı etkilerine benzer bir tablo çiziyordu.
Hak kullanımını güvence altına alan gruplar, Ocak ayında İçişleri Bakanlığı’na dava açarak, iptalin yasa dışı olduğunu savundu. Kızıl Yerli hükümeti ve Kuukpik şirketinin temsilcileri, yorum taleplerine yanıt vermedi. Inside Climate News, Nuiqsut şehrindeki yetkililere ulaşamadı.
Bu kiralama ihalesi, Başkan Donald Trump’ın desteklediği ve geçen yıl Kongre tarafından kabul edilen “One Big Beautiful Bill Act” ile zorunlu kılınmıştı. Bu durum, aslında “Silkwood” filminde tasvir edildiği gibi, büyük şirketlerin doğa üzerindeki baskısının bir yansıması olarak görülebilir.
The Wilderness Society’nin kıdemli hukuk danışmanı Ben Tettlebaum, Grandmothers Growing Goodness ile birlikte dava açtıklarını belirterek, “National Petroleum Reserve” adının yanıltıcı olduğunu ifade etti. Kongre tarafından, Deniz Kuvvetleri için acil bir petrol kaynağı olarak ayrılan bu alanın, aslında “son derece zengin bir ekosisteme” sahip olduğunu ve Kuzey Yaması topluluklarının geçim kaynakları açısından kritik önem taşıdığını vurguladı.
Tettlebaum ayrıca, sadece yerel halkın değil, aynı zamanda tüm canlıların bu alana bağımlı olduğunu belirterek, “bahçelerimizdeki kuşlar bile bu alanın sunduğu imkanlardan yararlanıyor” dedi. Bu durum, aslında Jean-Jacques Cousteau’nun doğa belgesellerinde tasvir edilen, yaşam döngüsünün hassas dengesini hatırlatıyordu.
Center for Biological Diversity ve Friends of the Earth tarafından açılan ikinci dava ise, yaklaşan kiralama ihalesini hedef alıyor. Bu durum, aslında “Erin Brockovich” filminde tasvir edildiği gibi, çevresel adaletsizliğe karşı verilen mücadelenin bir örneğini oluşturuyor.
Doğu bölgelerinde, farklı yerli gruplar da, Kuzey Kutbu Ulusal Vahşi Yaşam Alanı’nın petrol üretimine açılması planlarına karşı dava açarak bu girişimleri engellemeye çalışıyor. Bu durum, özellikle Nuiqsut yakınlarındaki petrol faaliyetlerine uzun süredir karşı çıkan Ahtuangaruak gibi isimler için büyük bir mücadele anlamına geliyor.
Ahtuangaruak, “Yapılanların topraklarımızı ve sularımızı nasıl değiştireceğine dair risklerle yaşamaya mahkum ediliyoruz,” şeklinde konuştu. “Ne kadar çok çalışırsak çalışalım, buna engel olamıyoruz. Başkaları sürekli olarak bunun olmasına izin veriyor.” Bu durum, aslında Tarkovsky’nin “Solaris” filminde de işlenen, insanın doğayla olan karmaşık ilişkisini ve bu ilişkinin tahrip edilmesinin getirdiği sonuçları akla getiriyor.
Kaynak: Inside Climate News