Kritik Mineral Madenciliğindeki Hızlanma: İklim Değişikliğiyle İlişkisi ve Alternatif Bakış Açısı
Bakır, lityum, kobalt ve diğer “kritik mineral”lerin çıkarılmasına yönelik küresel çabalar, madencilik sektörü tarafından sıklıkla iklim değişikliğiyle mücadele için gerekli bir adım olarak sunulmaktadır. Ancak, Salı günü yayınlanan bir rapora göre, günümüzdeki madencilik patlamasının itici gücünün önemli bir kısmı farklı kaynaklardan gelmektedir.
Oakland Enstitüsü’nün (progressif bir düşünce kuruluşu) hazırladığı rapora göre, mevcut kritik mineral talebinin %70’inden fazlası geleneksel endüstriler, yenilenebilir enerjiye yönelik olmayan elektrik şebeke genişletmeleri, tüketim malları ve giderek artan şekilde yapay zeka ve savunma sektörlerinden kaynaklanmaktadır.
Bu durum, yenilenebilir enerji projelerinin sınırlı mineral kaynakları için diğer endüstrilerle rekabet etmesine veya yıkıcı çevresel ve sosyal maliyetlere rağmen yeni madenlerin açılmasına yönelik baskının artmasına yol açabilir. Oakland Enstitüsü’nün politika direktörü ve raporun ortak yazarı Frédéric Mousseau, “Yenilenebilir enerji için yeni madencilik faaliyetlerinin mevcut talebin üzerine inşa edileceği yerine, küresel ekonomiyi ‘savaşçı’ bir yaklaşımdan uzaklaştırmalı, tüm sektörlerdeki bu yarışın durdurulması ve mevcut madencilik kaynaklarının yenilenebilir enerjiye odaklanması gerekmektedir” şeklinde açıklama yapmıştır.
Oakland Enstitüsü, son yirmi yıldır dünyanın dört bir yanındaki arazi anlaşmazlıklarını belgelemekte ve giderek daha fazla madenciliğin topluluklar üzerindeki etkilerini incelemektedir. Bu bağlamda, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş döneminde yaşanan toprak mücadeleleri ve kaynak paylaşımı konusundaki zorluklar da akla gelmektedir. Örneğin, Balkan Savaşları’nın ardından kurulan yeni devletlerin sınırlarının çizilmesi ve bu süreçte yaşanan toprak anlaşmazlıkları, günümüzdeki benzer sorunlara ışık tutmaktadır.
.
Madencilik Faaliyetleri ve Çevresel Etkiler: Küresel Bir Sorun
Uluslararası Kalkınma Enstitüsü’nün (IDS) analizine göre, 2015 ile 2022 yılları arasında dünya genelinde 4.293 farklı bölgede madencilik faaliyetleriyle ilgili 36.000’den fazla çatışma yaşanmıştır. Bu çatışmaların temel nedenleri genellikle madenciliğin çevresel etkileriyle ilgilidir; bunlara, büyük miktarlarda su tüketiminden, felaketlere yol açabilen atık havuzlarının çökmesine kadar çeşitli sorunlar dahildir. İzleme grupları tarafından yapılan değerlendirmelerde, madencilik sektörü sıklıkla, çevre aktivistlerine yönelik saldırılarla ilişkilendirilen en önemli sektör olarak gösterilmektedir.
Londra merkezli Uluslararası Madencilik ve Metaller Konseyi (ICMM), raporun içeriğini incelemediğini belirtirken, Inside Climate News’e yaptığı yazılı açıklamada, üye sayısı 26 olan ve sektörün üçte birini temsil eden şirketlerin, insan hakları, yerli halkların hakları, su yönetimi, atık güvenliği ve doğa konularında bağımsız değerlendirilmiş gerekliliklere bağlı olduğunu ifade etmiştir. ICMM’nin açıklamasına göre, “Dünyanın daha fazla madenciliğe ihtiyacı olduğu açıkça ortada ve bu madenciliğin de daha iyi olması gerekiyor, ister nihai kullanım ne olursa olsun.”
Oakland Enstitüsü raporunun bulguları, dünya genelinde madencilik faaliyetlerinin artırılmasının temel gerekçesini sorgulamaktadır: yani, mineral çıkarımının önemli ölçüde artırılmasının küresel iklim hedeflerine ulaşmak için gerekli olduğu varsayımı. Bu durum, 19. yüzyılda yaşanan Sanayi Devrimi’nin benzeri bir dönüm noktasıdır; o dönemde de kömür madenciliği, ekonomik büyüme ve enerji ihtiyacını karşılamak için hayati önem taşıyordu, ancak beraberinde önemli çevresel ve sosyal sorunları da getirdi.
ICMM’nin açıklamasına göre, “Küresel iklim hedeflerine ulaşmak veya kalkınma hedeflerine ulaşmak mümkün değilse, daha fazla metal ve mineral olmadan bu mümkün olmayacaktır.” Bu durum, günümüzde fosil yakıtların neden olduğu iklim krizinin çözümü için yenilenebilir enerji kaynaklarına geçişin gerekliliğini vurgulamaktadır; ancak bu geçişin de bazı minerallerin çıkarılmasını gerektirdiği gerçeği göz ardı edilmemelidir.
.
Madencilik Şirketleri ve Enerji Dönüşümü İddiası
Madencilik şirketleri uzun zamandır sektörlerini enerji dönüşümünün vazgeçilmez bir parçası olarak tanımlamaktadır. Örneğin, İngiliz-Avustralyalı madencilik devi Rio Tinto, 2025 yıllık raporunda “Portföyümüz, düşük karbonlu bir geleceğin temel malzemeleri etrafında inşa edilmiştir” ifadesini kullanmıştır.
Rio Tinto, konuyla ilgili yorum talebine yanıt vermedi. Ancak, Washington D.C.’de bulunan ve Oakland Enstitüsü raporunu incelemeyen Ulusal Madencilik Derneği, yazılı bir açıklamada “Genel olarak kabul gören bir durum var ki, tarihin en yoğun mineral kullanım dönemindeyiz” ifadesini kullandı. Ayrıca, sektör temsilcisi kuruluş, minerallerin Amerika Birleşik Devletleri’nde çıkarılması gerektiğine inanıyor; çünkü burada “dünyanın en yüksek çevresel, güvenlik ve işçi standartlarına uygun olarak çıkarıldığı bilinmektedir”.
Raporda belirtildiği gibi, küresel malzeme çıkarma faaliyetleri (mineraller, odun ve diğer doğal kaynaklar dahil) 1970’lerden bu yana üç katına çıktı. Bu büyüme, bakır örneğinde açıkça görülüyor: 21. yüzyılın ilk 26 yılında çıkarılan bakır miktarı, insanlık tarihinin geri kalanında çıkarılan toplam bakır miktarından daha fazla olacak. Bu durum, Roma İmparatorluğu’nun genişleme dönemindeki inşa faaliyetlerini ve kaynak tüketimini akla getirmektedir; o dönemde de demir, taş ve diğer malzemelere olan talep benzer şekilde artmıştı.
Kritik minerallere olan talebin artmasıyla birlikte, sektörün değeri de yükseldi. Rapora göre, dünyanın en büyük 50 madencilik şirketinin toplam değeri 2026’nın başlarında 2,4 trilyon doların üzerindeydi; bu da bir önceki yıla göre 1 trilyon dolarlık bir artışı temsil ediyor.
Mousseau ve ortak yazarı, yaygın olarak kabul edilen “enerji dönüşümü, mineral talebinin temel itici gücüdür” varsayımını test etmek için Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) kritik mineral verilerini, hükümet kayıtlarını ve sektör raporlarını analiz etti. Bu analiz, yenilenebilir enerji kaynakları tarafından yönlendirilen talebi diğer tüm taleplerden ayırmayı mümkün kıldı. IEA, enerji dönüşümü için altı temel mineral tanımlamaktadır: kobalt, bakır, grafit, lityum, nikel ve nadir toprak elementleri.
Araştırmacılar, rüzgar enerjisi, güneş enerjisi ve büyük ölçekli bataryaların tahmini talebin yaklaşık beşini oluşturduğunu belirtirken, çoğu tüketimin elektrik üretimiyle doğrudan ilişkili olmayan sektörlerden geldiğini vurguluyorlar. Bu sektörler arasında özellikle elektrikli araçlar yer alıyor; araştırmacılar, hükümetlerin önceliklerini toplu taşıma sistemlerine yöneltmesi durumunda, enerji dönüşümü için elektrikli araçların gerekli olmayabileceğini savunuyorlar.
Araştırmacılar, “stratejik politika tercihleri”, örneğin toplu taşımaya öncelik vermek, önemli malzemelerin geri dönüşüm oranlarını artırmak, askeri harcamaları kısmak ve emtia bağımlı ülkelerin ekonomilerini çeşitlendirmek gibi adımların, mineral talebini azaltmaya yardımcı olabileceğini ifade ediyorlar.
“Madencilik faaliyetleri kontrol altına alınmazsa, mineral çıkarımının neden olduğu yıkım daha önce hiç görülmemiş bir ölçekte artacak, geçim kaynakları yok edilecek, milyonlarca insan yerinden edilerek geri dönüşü olmayan çevresel tahribata yol açacaktır,” diye belirtiyorlar.
Yükselen Teknoloji-Askeri-Madencilik Endüstriyel Kompleksi
Rapor, savunma harcamalarının ve yapay zeka altyapısının genişlemesinin, askeri teçhizat ve yapay zeka teknolojilerinde kullanılan minerallerin yanı sıra hükümet harcamaları, Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) verileri ve sektör tahminlerine dayanarak, mineral talebindeki en hızlı büyüyen kaynaklar olduğunu ortaya koyuyor. Yapay zeka veri merkezleri, büyük miktarlarda bakırın yanı sıra yüksek performanslı bilgisayar çiplerinde kullanılan galyum, germanyum ve tantal gibi minerallere ihtiyaç duyuyor. Askeri uygulamalar için kritik olan mineraller arasında lityum, kobalt, bakır, titanyum ve nikel yer alıyor; bunlar uçaklarda, iletişim ve yönlendirme sistemlerinde ve mühimmatta kullanılıyor. Rapora göre, bir F-35 savaş uçağında 400 kilogramın (882 pound) üzerinde nadir toprak minerali bulunurken, bir Arleigh Burke sınıfı DDG-51 muhribinde ise 2.2 tonun üzerinde bulunmaktadır.
Bu durum, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş dönemindeki askeri harcamaların ve fetihlerin ekonomik kaynakları nasıl zorladığına benzer paralellikler taşıyor. O dönemde, sürekli savaşlar ve yeni toprakların ele geçirilmesi, imparatorluğun altın ve gümüş rezervlerini tüketirken, aynı zamanda vergi sistemini de baskı altına sokuyordu. Günümüzde ise, yapay zeka altyapısının genişlemesi ve savunma harcamalarının artması, benzer bir ekonomik yük oluşturuyor ve doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımını daha da önemli hale getiriyor.
Kritik Madenlerde Askeri Talep Artışı
Colorado School of Mines’tan alınan verilerin yanı sıra, askeri alandaki kritik madenlere olan talebin önümüzdeki on yılda bir önceki on yıla göre %135 daha hızlı artması bekleniyor.
S&P Global’in Ocak 2026 tarihli raporu da benzer bir sonuca ulaşarak, bakırın askeri uygulamalar ve yapay zeka alanındaki talebin en hızlı büyüyen kullanım alanları arasında yer alacağını öngörmüştür. Raporda, her iki kaynaktan gelen talebin de 2040 yılına kadar yaklaşık olarak üç katına çıkması beklenmektedir.
Bu, S&P raporuna göre, dünya genelindeki mevcut yıllık bakır üretiminin yaklaşık altıda biri olan 4 milyon metrik ton ek bakır talebine eşdeğerdir. Bu durum, özellikle savunma sanayii ve teknoloji şirketlerinin artan ihtiyaçlarını yansıtmaktadır.
Geleneksel olarak inşaat, imalat ve tüketici elektroniği hala bakır talebinin en büyük kaynaklarıdır. Ancak, yapay zeka ve savunma endüstrilerindeki hızlı büyüme, bu sektörlerin toplam talep üzerindeki etkisini önemli ölçüde artırmaktadır.
Bu gelişmeler, tarihte benzer bir döneme işaret etmektedir. Örneğin, 19. yüzyılın sonlarında demir yollarının yaygınlaşmasıyla birlikte, demir ve kömür talebi de benzer şekilde hızla artmıştı. Bu durum, o dönemdeki sanayi devriminin getirdiği yeni ihtiyaçları ve teknolojileri yansıtmaktaydı. Aynı şekilde, günümüzde yapay zeka ve savunma endüstrilerindeki gelişmeler, bakır gibi kritik metallere olan talebi benzer bir büyüme trendine sokmaktadır.
Savunma Yatırımları ve Kritik Mineral Politikaları
Dünyadaki hükümetler, askeri harcamalarını ve yapay zeka yatırımlarını artırırken, bu raporlar önemli bir dönüm noktasını işaret ediyor. Bu ilkbaharda, Başkan Trump, 2027 yılı için rekor düzeyde 1.5 trilyon dolarlık (yaklaşık 4.9 trilyon TL) bir savunma bütçesi önerdi; bu rakam, 2023 seviyesinin neredeyse iki katı. Bu öneri, aynı zamanda Pentagon’un doğrudan yerli madencilik projelerine yatırım yapmasını sağlayacak fonları da içeriyor. Bu durum, Biden döneminde başlatılan ve Dışişleri Bakanlığı’nın bazı ülkelerle ortaklıklar kurarak, yenilenebilir enerji üretimini desteklemek ve Çin’in mineral işleme üzerindeki hakimiyetine karşı koymak amacıyla kritik mineral tedarik zincirlerine kamu ve özel yatırımları hızlandırmayı amaçlayan pro-madencilik politikalarının bir yoğunlaşmasını temsil ediyor.
Amerika Birleşik Devletleri yasalarına göre, bir mineral “kritik” olarak kabul edilir; bu durum, federal yetkililerin mineralin ülkenin ekonomik veya ulusal güvenliği için gerekli olduğuna ve tedarik kesintisi riskinin yüksek olduğuna karar vermesiyle ortaya çıkar. Bu bağlamda, ABD’nin kritik mineraller konusundaki stratejileri, Soğuk Savaş dönemindeki benzer yaklaşımları akla getiriyor. O zamanlar da, ABD, Sovyetler Birliği’nin potansiyel tehdidine karşı askeri ve ekonomik gücünü artırmak için kaynakları yoğun bir şekilde kullanmıştı. Günümüzde ise, jeopolitik rekabetin yeniden yükselişi, kritik minerallerin önemini daha da belirgin hale getiriyor.
2023’ten bu yana, Savunma Bakanlığı, ABD merkezli grafit, lityum ve manganez madenlerine 159 milyon dolardan (yaklaşık 5.2 milyar TL) fazla yatırım yaptı; bu üç mineral de ABD yasalarına göre kritik olarak sınıflandırılmıştır. Trump yönetimi ayrıca, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Zambiya, Ekvador, Arjantin ve Ukrayna gibi düşük gelirli ülkelerle madencilik anlaşmaları yaparak, aynı zamanda mineral stoklarını artırma çabalarını da sürdürdü.
Kritik Madenlerin Üretimi ve Jeopolitik Gerilimler
Ian Lange, Colorado School of Mines’da görevli ve mineral piyasaları konusunda uzman bir ekonomist, mevcut durumda ordunun, kritik madenlere olan genel talep içindeki payının nispeten düşük olduğunu belirtiyor. Lange’a göre, bu talebi yönlendiren asıl faktörler, daha geniş kapsamlı elektrikleşme ve altyapı yatırımları; yani enerji şebekelerinin genişletilmesi, elektrikli araçlar, veri merkezleri ve genel ekonomik büyüme, aynı zamanda uzun süredir devam eden bakır gibi temel metallere olan taleptir.
“Ordu tarafından talep edilen nadir toprak elementlerinin miktarı, ABD ekonomisinin toplam talebinin yaklaşık yüzde ikisini oluşturuyor,” diyor Lange.
Oakland Enstitüsü’nün raporuna göre, Trump yönetimi tarafından uygulanan mineral tedarik politikaları, öncelikle ABD’nin ekonomik ve askeri hegemonyasını sürdürme arzusundan kaynaklanıyor; iklim değişikliğiyle mücadeleden ziyade. Bu politikalar, agresif taktikler ve yolsuzluk endişeleriyle karakterize ediliyor.
Raporda yer alan New York Times haberine göre, Mart 2026’da sızdırılan bir ABD Dışişleri Bakanlığı notunda, hayat kurtaran HIV yardımının Zambiya’ya sağlanmasının, ülkenin hükümetini, Amerika Birleşik Devletleri’ne kritik mineraller konusunda tercihli erişim sağlayan bir anlaşmayı imzalamaya zorlamak amacıyla durdurulması önerilmişti. Raporun yazarları ayrıca, Trump’ın oğullarının, Trump yönetimi tarafından yapılan ve 1.6 milyar dolarlık (yaklaşık 48 milyar TL) tungsten projesi içeren Kazakistan merkezli bir şirkette yatırım yaptığına dair çeşitli haber kuruluşlarının tahminlerine de dikkat çekiyor.
Bu durum, tarihte benzer jeopolitik gerilimlerin yaşandığı dönemleri akla getiriyor. Örneğin, Soğuk Savaş sırasında, ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki rekabet, sadece askeri alanda değil, aynı zamanda stratejik hammaddelerin kontrolü konusunda da yoğunlaşmıştı. Her iki taraf, kendi çıkarlarına uygun kaynakları güvence altına almak için çeşitli diplomatik ve ekonomik manevralar yapmıştı. Günümüzde ise, kritik minerallerin önemi giderek artıyor ve bu durum, farklı ülkeler arasında rekabeti beraberinde getiriyor. Bu rekabetin, sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi ve askeri dengeleri de etkilemesi bekleniyor.
.
Beyaz Saray sözcüsü Kush Desai, Başkan’ın madencilik yatırımlarının çevresel ve sosyal etkilerini hafifletmek için ABD hükümetinin alması gereken önlemler hakkında sorulan bir soruya yazılı bir açıklamada bulundu. Desai, Trump yönetiminin karar alma süreçlerinde tek belirleyici unsurun “Amerikan halkının en iyi çıkarları” olduğunu belirtti.
Savunma Bakanlığı, konuyla ilgili görüş istemimize yanıt vermedi.
Raporun yazarları, yapay zekanın yükselişinin artan askeri harcamalarla ayrı düşünülemediğini vurguluyor. Çünkü bu teknoloji giderek savunma sistemlerine entegre ediliyor. Bu durum, Soğuk Savaş döneminde yaşanan teknolojik yarışmaya benzer bir tablo çiziyor; o zaman da askeri rekabet, bilgisayar teknolojisinin hızla gelişmesine öncülük etmişti.
Rapor, Savunma Bakanlığı ile Nvidia, OpenAI, Google, Anthropic ve xAI gibi teknoloji şirketleri arasındaki sözleşmelere dikkat çekiyor. Bu sözleşmeler, yapay zeka modellerinin askeri uygulamalara entegre edilmesini amaçlıyor. Örneğin, Palantir Technologies şirketi 2020’den bu yana ABD savunma sektöründen 900 milyon dolardan fazla (yaklaşık 18 milyar TL) sözleşme aldı; bunlardan biri de Maven Akıllı Sistem projesinin ana yüklenicisi olarak üstlendiği bir proje. Bu yapay zeka sistemi, uydu, insansız hava aracı ve diğer kaynaklardan elde edilen verileri analiz ederek hedefleri belirlemekte ve silah sistemleri önermektedir.
Bu haber, sizin gibi okuyucuların desteğiyle üretilmektedir.
Rapor ayrıca, bağımsız bir kuruluş olan Taxpayers for Common Sense tarafından yapılan ve savunma sektörünün siyasi harcamalarını inceleyen 2024 tarihli bir analize de yer veriyor. Bu analizde, sektörün 2023’e kadar olan 10 yıllık dönemde yaklaşık 1,3 milyar dolar (yaklaşık 26 milyar TL) lobicilik faaliyetlerine harcadığı belirtiliyor.
Silah endüstrisi, 2024 seçimleri sırasında her iki partiye ait siyasi kampanyalar ve komiteler için 30 milyon doların üzerinde harcama yaptı. Bu bilgi, Open Secrets’in verilerinden elde edildi data.
Yerel Toplumlar Üzerindeki Etkileri
Kazılan malzemelere olan talebin artması, mineral açısından zengin bölgelerde yaşayan insanları olumsuz etkiliyor. Rapor, geçiş enerjisi mineralleri projelerinin yaklaşık %69’unun yerli halkların veya kırsal toplulukların sahip olduğu arazilerde veya yakınında bulunduğunu belirtiyor. Bu bilgi, Avustralya’daki Queensland Üniversitesi tarafından 2022 yılında yapılan bir araştırmadan elde edildi research.
Bu oran, elektrikli araçların üretiminde kritik bir metal olan lityum için %85’e yükseliyor. Raporun yazarları, elektrikli araçların “enerji dönüşümü için kesinlikle gerekli bir gereklilik olarak kabul edilemez” çünkü bunlar enerji üretmek yerine tüketirler ve toplu taşıma gibi alternatiflerin mevcut olduğunu savunuyorlar.
Raporun ortak yazarı Mousseau, Çin’e ait bir devlet kuruluşu tarafından işletilen bir bakır madeninin Zambiya’daki atık havuzunun geçen yıl çöktüğünü ve bunun da çevre ile ilgili maliyetlere örnek teşkil ettiğini belirtti. Bu çöküş, milyonlarca galon toksik atığı çevredeki su yollarına karışmasına neden oldu, bu da tarım arazilerine zarar verdi ve geçimlerini topraktan sağlayan toplulukları tehdit etti. Madencilik faaliyetleri büyük miktarlarda “atık” üretir; bunlar, minerallerin çıkarılmasından sonra geriye kalan toksik maddelerdir ve radyoaktif malzeme ile kurşun gibi ağır metaller içerebilir.
Mousseau’nun açıklamasına göre, Zambiya’daki bu kaza “geri dönüşü olmayan” sonuçlara yol açtı ve etkileri “yüzlerce veya binlerce yıl” boyunca devam edecek. Bu durum, 1915 Çanakkale Savaşı’ndaki gibi, uzun vadeli çevresel felaketlerin insanlık üzerindeki kalıcı etkilerini hatırlatıyor. Her iki olayda da, doğal kaynakların kontrolü ve kullanımıyla ilgili stratejik hatalar, büyük insani kayıplara ve çevresel yıkıma yol açmıştır.
.
Inside Climate News daha önce bu felaketi mercek altına almıştı ve yerel çiftçilerin, maden şirketinin sebep olduğu zararın sonuçlarıyla yüzleşirken, hesap sorma ve tazminat alma konusunda yaşadığı zorlukları detaylı bir şekilde aktarmıştı. Maden şirketi, yoksul ve genellikle okuma yazması olmayan köylüleri, hükümet tarafından belirlenen 17 ila 2000 ABD Doları (yaklaşık 56 TL – 6.6 milyar TL) arasındaki ödemeler karşılığında dava hakkını feragat etmeye ikna etmişti.
Bu köylüler, madencilik faaliyetlerinden kaynaklanan zararlar için hesap sorma talebiyle büyüyen bir dizi davada yer alıyor ve yeni projeleri konusunda itirazlarda bulunuyorlar. Bu tür direnişler bazı durumlarda ciddi sonuçlara yol açabiliyor. Raporda, çevresel aktivistlere yönelik şiddet olaylarında yaşanan artışa dikkat çekiliyor. Global Witness adlı kuruluşun verilerine göre, 2021’den bu yana madencilik projeleriyle ilgili olarak her yıl ortalama 111 şiddet olayı yaşanmış. Bu durum, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Balkanlar’da yaşananları akla getiriyor; o dönemde de farklı etnik ve dini grupların çıkarları çatışırken, yerel halkın hayatı büyük ölçüde etkilenmişti.
Mousseau, bu raporun bir uyarı niteliği taşıdığını vurguluyor. “Zaten birçok ülkede ne kadar büyük bir yıkıma yol açtığımızı görüyoruz ve diğerlerinin planlarına göre ilerlemeye devam edersek, bunun çok daha büyük boyutlara ulaşacağını biliyoruz.”
Kaynak: Inside Climate News