Arşivlerin Sessiz Tanıklığı: İklim Krizi ve Bilinen Gerçeklerin Tarihsel İzleri
Yeni yayımlanan kapsamlı bir rapor, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer büyük sanayileşmiş ülkelerin, 2015 yılında küresel ısınmayı sınırlandırmak amacıyla imzalanan Paris İklim Anlaşması‘na çok daha önce vardıklarını ve fosil yakıt kullanımının neden olduğu çevresel tahribatlara karşı ciddi hukuki yükümlülüklerle karşı karşıya kalabileceklerini bildiklerini çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.

Uluslararası Çevre Hukuku Merkezi (CIEL) tarafından yayımlanan “Ülkelerin Ne Bildiği” başlıklı rapor; Amerika, Avustralya, Kanada, Almanya, İtalya, Norveç ve Birleşik Krallık gibi ülkeler ile Sovyetler Birliği ve Rusya’nın dahil olduğu devletlerin, fosil yakıtların çevre üzerindeki risklerini içeren bilimsel verileri ne zaman teslim aldıklarını kronolojik birer kanıt olarak sunuyor. Raporda yer alan konferans özetleri ve tutanaklar, bu hükümetlerin küresel sıcaklık artışı, kutuplardaki buzulların erimesi ve deniz seviyesinin yükselmesi gibi kritik riskleri 1957 yılındaki Uluslararası Jeofizik Yılı sırasında tartışmaya başladıklarını gösteriyor.
İlginç bir şekilde bu durum, arkeolojik bulguların bize geçmiş medeniyetlerin çevresel krizlere yaklaşımı hakkında sunduğu derslerle paralel bir tablo çiziyor. Tıpkı bugünün arşivlerinin 20. yüzyılın başındaki liderlerin sessizce bildiği gerçekleri gün yüzüne çıkardığı gibi, antik dönem kazıları da bazı medeniyetlerin (örneğin Roma İmparatorluğu veya Maya uygarlığı) genişleme arzusu ve kısa vadeli ekonomik kazanımlar uğruna çevresel uyarıları göz ardı ettikleri dönemlerde büyük çöküşler yaşadığını kanıtlıyor. Geçmişin bu “sessiz” uyarılarını görmezden gelerek büyüme odaklı bir yol seçen kadim medeniyetlerin sonu, bugünün fosil yakıt temelli büyüme stratejileri için tarihsel birer ibret vesilesi niteliğinde.
1960’lı yıllarda, sanayileşmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini neredeyse tamamen fosil yakıt odaklı büyümeye dayandırdığı dönemde uyarılar daha da şiddetlendi. 1965 yılında bilim insanleri, ABD Başkanı Lyndon Johnson’a artan karbondioksit oranlarının iklimde “belirgin değişikliklere” yol açabileceği konusunda açık bir uyarıda bulundu. Hemen hemen aynı dönemde, Norveç ve İtalya’nın devlet kontrolündeki petrol şirketlerindeki araştırmacılar potansiyel iklim etkileri hakkında uyarılarda bulunurken; hükümetler bu şirketleri genişlemeye teşvik etmeye devam ediyordu.
Uyarılar birikirken, Almanya’da kömür sevkiyatlarının rekor kırdığı görüntüler kutlanıyor ve ABD’de devlet destekli petrol üretimi refahın sembolü haline geliyordu. CIEL bünyesinde kıdemli araştırmacı ve raporun başyazarı olan Lindsay Fenlock, internet öncesi döneme ait arşivleri incelediği süre boyunca, hükümetlerin iklim etkileri konusundaki geniş kapsamlı farkındalıkları karşısında sürekli şaşırdığını ifade ediyor. Fenlock’un belirttiğine göre, Uluslararası Jeofizik Yılı sırasında yaklaşık 70 ülke, Dünya’yı birbirine bağlı bir sistem olarak incelemek ve insan faaliyetlerinin gezegen üzerindeki artan etkilerini ölçmek için iş birliği yaptı. Aynı yıl, Amerikalı bilim insanları Roger Revelle ve Hans Suess tarafından gerçekleştirilen bir çalışma, atmosferdeki karbondioksit miktarındaki artışı, insanlık tarihindeki benzeri görülmemiş ve geri döndürülemez “büyük ölçekli bir jeofizik deney” olarak tanımladı.

Fenlock’un vurguladığı üzere, fosil yakıtlardan uzaklaşmak ve iklim değişikliğiyle mücadele etmek üzerine yapılan erken dönem uluslararası konferanslar oldukça çarpıcı tartışmalar içeriyordu. Fransa’da 1968 yılında düzenlenen hükümet ve sanayi sempozyumu, fosil yakıt alternatiflerini detaylıca ele alırken; Avusturya’daki Uluslararası Uygulamalı Sistemler Analizi Enstitüsü 1973 yılında iklim değişikliğine yönelik devlet tepkilerini tartıştı. Hatta Kanada federal ajansı çalışanlarının bültenleri incelendiğinde, bilim insanlerinin 1970’li yıllar boyunca iklim değişikliği konusunu açıkça tartıştıkları görüldü.
Columbia Üniversitesi Sabin İklim Değişikliği Hukuku Merkezi Müdürü Michael Burger, raporun hükümetlerin bilgi birikimi ile Uluslararası Adalet Divanı’nın (ICJ) danışma görüşünde belirtilen hukuki yükümlülükler arasında “önemli bağlantılar” kurduğunu belirtiyor. Burger, bu durumun gelecekte ortaya çıkabilecek davalar için bir uyarı niteliği taşıdığını ifade ediyor. Fenlock ise raporun kapsamlı olmayı hedeflemediğini ancak hükümetlerin çoğu zaman hayati önem taşıyan bilimsel kanıtları görmezden geldiğini vurguluyor.
Fenlock, “Ne kadar çok şeyin ve ne kadar erken bir tarihte bilindiği oldukça şok edici. Ancak günümüzde bu konudan pek bahsedilmiyor,” diyor. Raporda yer alan veriler, hükümetlerin ne bildiği ve buna nasıl tepki
Kaynak: Insideclimatenews