Sanat ve Algı: Aphantasia’nın Gizemli Dünyası
Bir sanat eserinin tuvale veya kaideye aktarılmadan önce, genellikle “zihnin gözünde” tasarlanır. Ya da belki de her zaman böyle olmaz?
Sanatçı Isabel Nolan, yakın zamanda nadir bir nörolojik rahatsızlığa sahip olduğunu öğrendiğinde, bu tanı, hayat boyu süren kafa karışıklığını aydınlattı. Ancak aynı zamanda yaratıcılığın doğası, benlik ve dünyayı algılama biçimlerimizdeki tuhaf özellikler hakkında yeni soruları da gündeme getirdi.
Aphantasia – zihinde görsel imge oluşturulamaması – ilk olarak 2015 yılında İngiliz nörolog Adam Zeman tarafından tanımlandı ve bir isim verildi. Araştırmalar henüz erken aşamada olmasına rağmen, bu durumun en şaşırtıcı keşiflerinden biri, yaratıcılığın temel anlayışımıza aykırı görünmesine rağmen, birçok sanatçının da bundan etkilendiğinin ortaya çıkmasıdır.
“Bir sanatçı olarak, sürekli olarak hayal ettiğim ve hayal kırıklığına uğrayabileceğim bir vizyonu gerçekleştirmeye çalışmadığım için kendimi özgür hissetmek çok güzel,” diye açıkladı Nolan. Kendisiyle, 9 Mayıs’ta Venedik Bienali’ndeki İrlanda Pavilyonu sergisinin açılışından sadece birkaç hafta önce, Dublin’in merkezindeki güneşli atölyesinde buluştuğumuzda.

Nolan’ın deneyimi, yaratıcılık ve algı arasındaki karmaşık ilişkiyi gözler önüne seriyor. Bu durum, aynı zamanda tarihte de benzer şekilde farklı liderlerin veya düşünürlerin, kendi algılama biçimlerine göre farklı stratejiler geliştirmiş olabileceğini düşündürüyor. Örneğin, bazı tarihi kaynaklarda, Roma İmparatoru Augustus’un, detaylara olan aşırı odaklanması nedeniyle bazen büyük resimleri kaçırabildiği belirtiliyor. Bu durum, onun liderlik tarzını ve karar alma süreçlerini etkilemiş olabilir.
Sanatçının İlham Kaynağı: Aldo Manuzio ve Rönesans’ın Dönüşümü
Nolan’ın, zarif metal heykelleri veya duygusal soyut resimleri, onun sanat pratiğinin derinlemesine araştırmalara dayandığını tam olarak yansıtmayabilir. Venedik Bienali’ndeki sergisi “Dreamshook”, 15. yüzyılın sonunda Venedik’te faaliyet gösteren ve kitap erişimini devrim niteliğinde değiştiren, modern ciltsiz kitabın öncüsü olan Aldo Manuzio’nun hikayesine odaklanıyor. Manuzio’nun yenilikleri, sadece okuma alışkanlıklarını değil, aynı zamanda bilgiye ulaşma biçimlerini de kökten değiştirmiştir.
Nolan son zamanlarda Orta Çağ dönemine yoğunlaşmış durumda; bu dönem, Batı dünyasında dini dogmalardan kurtulup hümanist ideallere yönelmenin yaşandığı bir döneme denk geliyor. Onunla yapılan sohbetler, konunun derinliği ve detaylarıyla dikkat çekiyor ve sıradan bir okuyucu için oldukça aydınlatıcı oluyor. Bu dönemdeki düşünce yapısındaki değişim, Rönesans’ın başlangıcına işaret ediyor ve Avrupa’da bilimsel keşiflerin ve sanatsal yaratıcılığın önünü açmıştır.

Sanatçı, derinlemesine konulara odaklanma yeteneğinin, doğuştan gelen bir “eğlence sisteminin” olmamasıyla ilişkili olabileceğini belirtiyor. Diğer insanların sıkıldıklarında hayatlarındaki olayları bir film gibi yeniden canlandırabildiği bir dönemde, Nolan’ın afantazya durumu, daha belirsiz bir hafızaya yol açmış olabilir. “Sürekli olarak üzerinde düşünmek istediğim, okumak istediğim veya hakkında fikir yürütmek istediğim bir şey arıyorum,” diyor.
Nolan, “Çoğu zaman bir nesneye karşı yoğun duygusal tepkiler veriyorum,” diye açıklıyor. Detaylar unutulsa bile, o his unutulmuyor ve sanatı genellikle bu hislere geri dönme arzusuyla yönlendiriliyor. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Nolan aynı zamanda tutkuyla koleksiyon yapan biri; gençliğinde topladığı kartpostallardan, stüdyosunun duvarlarını süsleyen Orta Çağ sanatının görsellerine kadar her şey dikkatle korunuyor.
Nolan için kendi sanatsal eserlerini yaratmak, fikirlerine bir şekil vermenin bir yolu; “bakış açımı, fikirlerimi veya duygularımı saklamanın” ve hafızanın yetersiz kalabileceği durumlarda bir kayıt oluşturmanın bir yoludur. Bu dışsallaştırma, daha sonra belirli bir zamanı veya yeri çağrıştıran ilişkilere yol açabilir ve böylece belleğin taşıyıcı gücünü korur. “Şeyleri çizmek, benim için bir nevi hazine sandığı gibi,” diyor.
“Dreamshook” sergisi, yeni el dokuması halılar, heykeller ve çizimler sunarak, Nolan’ın karmaşık fikirleri zarif ve renkli bir dile dönüştürme yeteneğinin mükemmel bir örneğidir; bu dil, insanları korkutmak yerine onları cezbeder. Eserler, titiz bir çalışmanın ürünü olsa da, “sezgisel bir şekilde” ortaya çıkar ve “estetik ve açık uçlu” bir nitelik kazanır.

Serginin merkezinde, gerçek ile hayal arasındaki gerilim yatar; bu sınır en belirgin şekilde, bir rüyadan uyandığımızda aşılır. Bu durum, hem “heyecan verici ve canlı” olabilir, ancak aynı zamanda “korkutucu” da olabilir. Nolan, bu durumu, 14. yüzyıl sanatının büyüleyici özelliklerinde de görür; örneğin, bir melekten oluşan mucizeler gibi olaylar “tabiî” olarak kabul edilirken, çevredeki “mücevher gibi” şehirler ve dünyevi olmayan manzaralar ise göreceli olarak daha gerçek dışı görünür. Bu durum, Bizans İmparatorluğu’nun son dönemlerinde görülen dini ikonaların stilize ve sembolik temsillerine benzer bir yaklaşımdır.
İrlanda Pavilyonu’ndaki eserlerin tamamı, Manuzio’nun hayal ettiği rüyalarla bağlantılıdır; bunlardan biri, bir erkeğin kitap yığınlarının yanında uyuduğu halıdır. Klasik sütunlu avlunun, resimli bir ortamda yer alması, Rönesans döneminin önemli sanatçısı Fra Angelico’nun ünlü “Müjde” sahnelerine bir göndermedir. Bu duvardaki örtü, dikkatli bakıldığında, hafifçe esen rüzgarda hareket eden bir pencere perdesinin heykelini andırıyor. Basit ama son derece etkileyici olan bu eser, serginin en dikkat çekici parçalarından biridir.
“Dreamshook” için hazırlık aşamasında, Nolan İtalya’nın Vicenza, Padua, Pisa ve Floransa gibi şehirlerini ziyaret ederek Giotto ve Sassetta gibi Rönesans döneminin önemli sanatçılarının eserlerine hayranlık duydu. Ancak ilhamını daha yakın kaynaklardan da buldu; bunlardan biri de Dublin Trinity College’da bulunan 9. yüzyıla ait “Book of Kells” adlı değerli el yazmasıdır. Sembolizm ve Kelt motifleriyle zengin olan bu kitap, “vazgeçilmez bir eser” olarak kabul edilmiştir ve Manuzio’nun radikal yeniliklerinden önce, Avrupa genelinde bilgi ağlarının ortaya çıkışına işaret etmektedir.

Rönesans’ın Yayılışı ve Mirası: Nolan’ın Araştırması
Nolan’ın Rönesans fikirlerinin yayılması ve mirası üzerine yaptığı araştırmalar, aslında insanlığın “dünyanın neden böyle olduğu” sorusuna cevap arama ortak bir arzusundan kaynaklanıyor. Bu kadar geniş kapsamlı ve karmaşık bir soru, özellikle de görsel hafızası zayıf olanlar için daha da çekici olabilir. Görsel hafızası olmayan kişiler, genellikle canlı anılarla dolu bir geçmişe sahip olmadıkları için, kendilerine dönük düşüncelere ve iç gözlem yapmaya daha az ilgi duyarlar.
Bu belirsizlik durumu ise, görsel hafızası zayıf olanların rahat hissettikleri bir alan olabilir. Bu durum, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş dönemleriyle de paralellikler taşıyor. Osman Gazi’nin liderliğinde kurulan bu yeni devletin ilk yıllarında, merkezi otorite henüz tam olarak yerleşmemişti ve birçok konuda belirsizlik hakimdi. Ancak bu belirsizlik durumu, aynı zamanda yeni fikirlerin ve farklı yaklaşımların ortaya çıkmasına da zemin hazırlamıştı. Tıpkı Nolan’ın bahsettiği gibi, bazı insanlar için bu tür bir belirsizlik, yaratıcılığı ve yeniliği teşvik edebilir.
Nolan’ın araştırması, sadece Rönesans dönemini değil, aynı zamanda insanlığın kendi geçmişiyle olan ilişkisini de anlamamıza yardımcı oluyor.
Kaynak: Artnet News