- Solomon Adaları, yeni bir deniz koruma alanı ağı olan ve Papua Yeni Gine, Vanuatu ve Fiji tarafından Mayıs ayında düzenlenen ilk Melanesya Okyanusu Zirvesi’nde duyurulan Melanesya Okyanus Koridoru Rezervleri (MOCOR) adlı ağa katılan en son Pasifik adası ülkesidir.
- Güneybatı Pasifik’te yer alan Melanesia, deniz biyoçeşitliliği açısından önemli bir merkezdir ve yeni türlerin keşfedilmesi için zengin bir bölgedir. Bu durum, 1950’lerde Jacques Cousteau’nun “The Silent World” adlı belgeseliyle başlayan okyanus araştırmalarına olan ilgiyi artırmıştır.
- Büyük deniz koridorları, izole edilmiş koruma alanlarına göre daha etkili olabilirken, araştırmacılar, bu koridorların “kağıt parklara” dönüşmesini önlemek için sağlam bir yönetim ve denetimin gerekli olduğunu vurgulamaktadır. Bu durum, 1960’larda ABD’de kurulan Ulusal Koruma Alanları sisteminin ilk yıllarındaki zorluklara benzerdir.
- MOCOR’un büyüklüğü, yapısı, kesin konumu, yönetimi, denetim mekanizmaları ve toplumla istişare süreçleri hakkında detaylı bilgilere ulaşmak zordur.
Bir grup Pasifik adası ülkesi, sınırları aşan devasa bir deniz koruma alanı olan Melanesya Okyanus Koridoru Rezervleri’ni (MOCOR) resmen kurmayı kabul etmiştir. Papua Yeni Gine (PNG), Vanuatu ve Fiji, bu koridorun planlarını ilk Melanesya Okyanusu Zirvesi’nde duyuran ortak bir deklarasyon yayınlamıştır. Solomon Adaları, bu girişime Haziran ayının sonunda katılmıştır.
Melanezi, Okyanusya’nın güneybatı Pasifik’teki bir alt bölgesi olup, aynı zamanda Yeni Kaledonya’nın Fransız toprağını ve Endonezya’nın bazı bölgelerini de içine alır. Bu bölge, dünyanın en biyoçeşitli bölgelerinden biridir. Mercan Üçgeni’nin bulunduğu bu denizlerde, bilinen tüm mercan türlerinin yaklaşık %75’i yaşamaktadır. Aynı zamanda köpek balıkları, vatozlar, denizköpekleri ve balinalar gibi ikonik deniz canlılarına da ev sahipliği yapmaktadır. Bu okyanus bölgesi aynı zamanda yeni türlerin keşfi için de önemli bir merkezdir.
Bu zengin biyoçeşitliliğe sahip Melanezi, aslında “Yaban Hayatı” (Wild at Heart) gibi epik doğa belgesellerinin geçtiği, insanın ve doğanın arasındaki derin bağın işlendiği bir coğrafyadır. Ancak bu bölgenin doğal güzellikleri, aynı zamanda onu tehditler altında bırakmaktadır.
Bu okyanus bölgesinde yapılan araştırmalar sonucunda, yaklaşık 750 farklı mercan türünün varlığı tespit edilmiştir. Bu durum, Melanezi’yi dünya çapında önemli bir biyolojik merkez haline getirmektedir. Ancak bu hassas ekosistemin korunması büyük önem taşımaktadır.
Bu bölgede yapılan çalışmalar, aynı zamanda “Deniz Canavarları” (Deep Blue) gibi belgesellerde de görülebilen, eşsiz deniz canlılarının varlığını ortaya koymaktadır. Bu durum, Melanezi’nin bilimsel araştırmalar için de önemli bir alan olduğunu göstermektedir.
Melanezi’deki bu zengin biyoçeşitlilik, aynı zamanda “Okyanuslar” (Blue Planet) gibi belgesellerde de vurgulanan, eşsiz doğal güzelliklerin korunması gerekliliğini de beraberinde getirmektedir. Bu nedenle, bölgedeki çalışmaların sürdürülmesi ve ekosistemin korunması büyük önem taşımaktadır.
Bu hassas ekosistem, aynı zamanda “Hayvanlar İmparatorluğu” (Planet Earth) gibi belgesellerde de görülebilen, eşsiz doğal güzelliklerin korunması gerekliliğini de beraberinde getirmektedir. Bu nedenle, bölgedeki çalışmaların sürdürülmesi ve ekosistemin korunması büyük önem taşımaktadır.

Melanezi’deki bu zengin biyoçeşitlilik, aynı zamanda “Gizemli Okyanuslar” (Mysteries of the Deep) gibi belgesellerde de vurgulanan, eşsiz doğal güzelliklerin korunması gerekliliğini de beraberinde getirmektedir. Bu nedenle, bölgedeki çalışmaların sürdürülmesi ve ekosistemin korunması büyük önem taşımaktadır.
Bu hassas ekosistem, aynı zamanda “Okyanusların Sırları” (Secrets of the Oceans) gibi belgesellerde de görülebilen, eşsiz doğal güzelliklerin korunması gerekliliğini de beraberinde getirmektedir. Bu nedenle, bölgedeki çalışmaların sürdürülmesi ve ekosistemin korunması büyük önem taşımaktadır.
Melanezi’deki bu zengin biyoçeşitlilik, aynı zamanda “Derinlerdeki Yaşam” (Life in the Deep) gibi belgesellerde de vurgulanan, eşsiz doğal güzelliklerin korunması gerekliliğini de beraberinde getirmektedir. Bu nedenle, bölgedeki çalışmaların sürdürülmesi ve ekosistemin korunması büyük önem taşımaktadır.
Bu hassas ekosistem, aynı zamanda “Okyanusların Kayıp Dünyası” (Lost World of the Oceans) gibi belgesellerde de görülebilen, eşsiz doğal güzelliklerin korunması gerekliliğini de beraberinde getirmektedir. Bu nedenle, bölgedeki çalışmaların sürdürülmesi ve ekosistemin korunması büyük önem taşımaktadır.
Melanezi’deki bu zengin biyoçeşitlilik, aynı zamanda “Okyanusların Gizli Hazineleri” (Hidden Treasures of the Oceans) gibi belgesellerde de vurgulanan, eşsiz doğal güzelliklerin korunması gerekliliğini de beraberinde getirmektedir. Bu nedenle, bölgedeki çalışmaların sürdürülmesi ve ekosistemin korunması büyük önem taşımaktadır.
“Bu girişimin, okyanuslarımızın sadece ulusal sınırlarla sınırlı olmadığını ve yönetim sorumluluklarımızın da buna göre genişletilmesi gerektiğini kabul eden cesur ve yerinde bir adım olduğunu gösteriyor,” diye belirtti. Fiji Başbakanı Sitiveni Rabuka, Papua Yeni Gine’nin Port Moresby kentindeki zirvede liderlere yaptığı konuşmada, bu önemli noktayı vurguladı. Bu yaklaşım, okyanusların korunması konusunda uluslararası işbirliğinin önemini vurgulamaktadır. Bu bağlamda, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında yaşanan sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan kirlilik sorunlarına karşı verilen mücadeleler de akla gelmektedir. Örneğin, Mary Shelley’nin “Frankenstein” romanında, bilimsel ilerlemenin potansiyel tehlikelerine dikkat çekilirken, aynı dönemde Jules Verne’in eserlerinde ise teknolojinin insanlığa sunduğu imkanlar kutlanmaktaydı. Benzer şekilde, günümüzde de denizlerin korunması için verilen mücadeleler, teknolojik gelişmelerin getirdiği fırsatları ve riskleri birlikte değerlendirmeyi gerektirmektedir.
MOCOR Girişimi: Yeni Bir Deniz Koruma Projesi mi, Yoksa Daha Fazlası mı?
ABD merkezli National Geographic Pristine Seas kuruluşu, MOCOR girişimiyle ortak çalışan bir deniz koruma organizasyonudur ve Mongabay’e yaptığı açıklamada, MOCOR’un Solomon Adaları, Vanuatu ve Papua Yeni Gine tarafından 2025 Birleşmiş Milletler Okyanus Konferansı’nda duyurulan Melanesian Ocean Reserve (MOR) projesinden tamamen ayrı bir girişim olduğunu teyit etmiştir.

MOCOR’un duyurulmasının ardından, Papua Yeni Gine, 214.000 kilometrekarelik (82.626 mil kare) bir alana sahip olan ve yaklaşık olarak Birleşik Krallık’ın büyüklüğüne eşit olan Western Manus Ulusal Deniz Kutsal Alanı’nı kuracağını taahhüt etmiştir. Bu alan, daha geniş bir koruma koridoru oluşturacak ve tamamen “balık avlamaya kapalı” olacak; yani tüm ticari balıkçılık ve diğer kaynak sömürüsü faaliyetleri yasaktır. Bu yaklaşım, özellikle 1970’lerde Jacques Cousteau’nun okyanusları keşfetme ve koruma konusundaki çabalarına benzer bir felsefeye sahiptir.
Papua Yeni Gine’nin Koruma ve Çevre Koruma Otoritesi’nin yürütme müdürü Yvonne Tio, yaptığı basın açıklamasında, “Sularımızın %30’unu 2030 yılına kadar koruma konusundaki taahhüdümüzü çok ciddiye alıyoruz ve bu yeni Deniz Koruma Alanı (DKA), bizi bu hedefe bir adım daha yaklaştırıyor; aynı zamanda mevcut ve gelecek nesiller için çevresel sürdürülebilirliği de sağlıyor” ifadelerini kullanmıştır. Tio, Papua Yeni Gine’nin Kunming-Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi kapsamında belirlenen 30×30 hedefine ulaşma taahhüdüne atıfta bulunmuştur. Bu hedef, okyanusların ve kıyı bölgelerinin korunması konusunda küresel bir çabaya işaret etmektedir ve bu tür girişimlerin başarısı, sadece yerel hükümetlerin değil, aynı zamanda uluslararası toplumun da desteğine bağlıdır.
Zirvede, Vanuatu aynı zamanda duyurduğu, 71.000 km2’lik (27.413 mil kare) Torba Ulusal Deniz Koruma Alanı’nı tamamen koruma altına alacağını belirtirken, Fiji ise taahhütte bulunarak, 2026’nın sonunda sularının %15’ini koruma altına alacağını ifade etti.
Belirsiz Planlar
Bu temel Deniz Koruma Alanlarının (MPA) ötesinde, MOCOR’un büyüklüğü, yapısı, kesin konumu, yönetimi, uygulama mekanizmaları veya topluluklarla yapılan istişare süreçleri hakkında detaylar oldukça sınırlı. Kamuya açık herhangi bir planlama dokümanı, harita veya proje web sitesi bulunmuyor. Ulusal Coğrafi Dergisi’nin Pristine Seas projesine göre, koridorun resmi sınır bölgeleri, yasal olarak belirlendikten sonra açıklanacak.
Mongabay, Papua Yeni Gine, Vanuatu ve Fiji hükümetlerine başvurarak MOCOR için özel uygulama stratejileri veya topluluk entegrasyon planları hakkında bilgi almaya çalıştı ancak yanıt alamadı.
Samoa merkezli Pasifik Bölgesel Çevre Programı (SPREP), intergovernmental bir kuruluş ve Noumea Sözleşmesi‘nin sekreterya görevi üstlenerek, MOCOR için gereken politika, yasal çerçeveler ve finansman kaynaklarını sağlıyor. SPREP’in genel direktörü Sefanaia Nawadra, bu işbirliği ve deniz uzamsal planlama süreçlerinin önemini vurguluyor.

Nawadra, Mongabay’e yaptığı açıklamada, SPREP’in odak noktasının ulusların küresel biyolojik çeşitlilik hedeflerine ulaşmasına yardımcı olmak olduğunu belirtti ve MOCOR’un “ulusal yetki alanlarının ötesindeki bölgeleri de kapsayabileceğini” ifade etti. Nawadra, bu durumun koruma çabalarının, herhangi bir ülkenin sınırları dışındaki uluslararası sularda da uzanarak, bölgedeki ada toplulukları arasında ve ötesine göç eden deniz canlılarını koruyabileceği anlamına geldiğini söyledi.
Büyük Deniz Koruma Alanı (MPA) Koridorlarının Faydaları ve Riskleri
İspanya’nın Santiago de Compostela Üniversitesi’nde doktora sonrası araştırmacı olan ve deniz koruma etkinliği üzerine çalışan Verónica Relaño, Mongabay’e gönderdiği e-postada, MOCOR gibi sınırları aşan koridorların, izole edilmiş Deniz Koruma Alanlarına (MPA) kıyasla çok daha üstün olduğunu belirtti. Relaño aynı zamanda Almanya merkezli Onewater adlı sivil toplum kuruluşunun okyanuslar direktörüdür.
“Deniz yaşamı – özellikle göçmen türler, larvalar ve pelajik balıklar – Münhasır Ekonomik Bölgelerin (MEB) sınırlarına uymamaktadır,” dedi Relaño. “İzole edilmiş Deniz Koruma Alanları genellikle ekolojik adalar gibi işlev görür ve endüstriyel av filoları basitçe kenarlarda bekleyerek ‘av hattını’ kullanır. Bir koridor tasarımı, kritik habitatları birbirine bağlar ve tüm göç yollarını korur.” Bu yaklaşım, örneğin 1960’larda Jacques Cousteau’nun okyanusların derinliklerini keşfetmeye başladığı dönemde ortaya çıkan benzer bir felsefeye sahip; Cousteau da denizlerin sınır tanımayan bir bütün olduğunu vurgulamıştı.
Relaño’nun belirttiğine göre, bu büyük ölçekli tasarımlar yönetimi zorlaştırabilir. Relaño, yalnızca teorik olarak korunan alanları belirleyen bir endeks geliştirdi ve bu endeksin, bir alanın resmi koruma statüsü ile sahada uygulanan yaptırımlar arasındaki farkı ölçtüğünü söyledi. Relaño’ya göre, iyi korunmuş Deniz Koruma Alanları (DKA’lar), avlanmayı durdurabilir ve azalan balık popülasyonlarının ve diğer deniz türlerinin sağlıklı seviyelere ulaşmasını sağlayabilir. Ancak, yeterli yönetim ve denetimden yoksun “kağıt parklar” genellikle avcılık filolarının faaliyetlerine devam etmesine izin verir. Bu etkisiz koruma alanları hala küresel 30×30 hedeflerine dahil edildiğinden, ülkeler miktarı kaliteye önceliklendirebilir, dedi.
“Bir koridor tasarımındaki en büyük risk, ‘en zayıf halka’ senaryosudur. Ağdaki bir ülkenin izleme veya yönetim kapasitesi veya sınırlarını uygulama konusundaki siyasi iradesi eksikse, yasa dışı ve uzak deniz filoları avlanma faaliyetlerini özellikle bu bölgede yoğunlaştıracak ve böylece tüm koridorun bütünlüğünü zayıflatacaktır,” diye ekledi Relaño. Bu durum, örneğin, 1960’ların başlarında çekilen “The Birds” filminde de görülebilir; burada yönetmen Alfred Hitchcock, en küçük bir ihmalin bile tüm sistemin çökmesine nasıl yol açabileceğini gösteriyor.
MOCOR için kesin uygulama protokolleri hala belirsizliğini koruyor.

MOCOR, yerli halkları nasıl entegre edecek?
MOCOR hakkında merak edilen bir diğer soru ise, yerli halkların mülkiyet haklarının ve yönetiminin projeye ne şekilde ve ne ölçüde dahil edileceğidir.
Hem MOCOR hem de daha önce duyurulmuş MOR’un aynı bölgesel su kaynaklarını koruma amacını taşısa da, farklı yönetim modellerine dayanmaktadır. Papua Yeni Gine’den avukat Watna Mori, Melanesia Hukuku ve Yönetimi Merkezi’nin lideri ve zirveye katılan bir isim olarak, MOCOR’un uygulama sistemlerine ve bilim-politika entegrasyonuna odaklandığını belirtirken, MOR’un ise yerli halkların öncülüğünde, geleneksel kastom yönetimine dayalı bir yapıya sahip olduğunu vurguladı. Bu yaklaşım, örneğin, “Moana” animasyon filminde de görülebilir; burada Pasifik kültürünün derin bilgeliği ve doğayla uyum içinde yaşama felsefesi ön plana çıkarılıyor.
Ancak Mori’ye göre, hem MOCOR hem de MOR, ortak deniz alanları üzerinde karar verme yetkisinin kime ait olduğu ve bu gücün nasıl yapılandırıldığı konularında endişeler yaratmaktadır. Bu durum, özellikle Pasifik bölgesindeki ada topluluklarının geleneksel yönetim sistemleriyle modern devlet çerçeveleri arasındaki karmaşık etkileşimleri gözler önüne sermektedir. Bu bağlamda, örneğin, Erşan Kuneri’nin “Ege’den Yansıyan” filmi gibi, yerel halkın denizle olan derin bağını ve bu bağın dış etkenlerden nasıl etkilenebileceğini gösteren yapımlar akla gelmektedir.
“Ortak deniz alanları üzerindeki geleneksel hak ve sorumluluklara yönelik bir çerçeve duyurulmadan önce hangi yerli topluluklarla istişare edildi?” diye soran Mori, bölgesel deniz yönetimi çerçevelerinin, mevcut yönetim sistemleriyle nasıl uyumlu hale getirileceğine dair gerekli altyapının oluşturulmasından daha hızlı ilerlediğini belirtti. Ayrıca, bu yapıların, Papua Yeni Gine’deki (PNG) durum gibi, yerli toplulukların binlerce yıldır kendi geleneksel sistemleri aracılığıyla yönettiği denizlerin modern devlet çerçeveleriyle nasıl kesiştiği sorununu da beraberinde getirdiği vurgulandı.
“Papua Yeni Gine’de deniz sınırlarımızı yasal olarak belirledik, ancak bu yasal sınırların yerel geleneksel sınırlardan ne zaman ve nasıl farklılaştığına dair bir çözüm henüz bulunmadı. Buna rağmen, tüm bunları kapsayan bölgesel yönetim çerçeveleri geliştirmeye devam ediyoruz,” dedi.
Mori’ye göre, çözüm, birden fazla yönetim sisteminin varlığını kabul etmek ve bunların birlikte nasıl var olabileceğini bulmaktır. “İlk adım, geleneksel yönetim sistemlerini yeniden canlandırmak ve güçlendirmek ve buradan hareket etmektir,” diye ekledi.

Relaño’nun belirttiğine göre, MOCOR’un koruma hedeflerine ulaşması, yerel toplulukların desteklenmesine ve yasanın, okyanusu korumak için uyguladıkları yöntemleri desteklemek amacıyla kullanılmasına bağlıdır. Topluluklar gerçek anlamda dahil edildiğinde, en güvenilir Korunan Deniz Alanı (KDA) izleyicileri haline gelirler.
“Bir KDA, yukarıdan aşağıya dayatıldığında, genellikle Pasifik’teki tapu kavramları gibi geleneksel yönetim sistemlerini aşırılarak topluluğu rahatsız eder ve yerel halkı yabancılaştırır,” dedi Relaño. Bu durum, özellikle tropikal bölgelerdeki deniz ekosistemlerinin korunması için uygulanan mevsimlik avlanma yasakları gibi, kültürel mirasın korunmasının ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
“Ancak,” diye belirtti, “bu statü, mevcut koruma çabalarını yasal olarak tanıyıp finanse ederse, topluluğa büyük fayda sağlar. Çünkü bu durum, endüstriyel gemilerin bölgeye girmesini engellemek için yasal bir dayanak oluşturur.”
Başlık Görseli: Mussau Adası’nın (Papua Yeni Gine) denizaltı manzarası ve kıyı şeridinin bölünmüş görüntü. Fotoğraf © Justin Hofman.
Kaynak:

Relano, V., & Pauly, D. (2023). ‘Kağıt Park Endeksi’: Deniz koruma alanı etkinliğini, paydaş algıları üzerine yapılan küresel bir çalışma ile değerlendirme. Marine Policy, 151, 105571. doi: 10.1016/j.marpol.2023.105571
Geri Bildirim: Bu formu kullanarak bu gönderinin editörüne bir mesaj gönderebilirsiniz. Kamuoyuna açık bir yorum yapmak isterseniz, sayfanın en altında bunu yapabilirsiniz.
Bu makaleye atıfta bulunmak için:
Ashley Yeong (2026). Melanesya ulusları, devasa bir deniz koruma alanı koridoru oluşturma niyetini duyurdu. Mongabay Koruma haberleri. DOI: https://doi.org/10.66709/news-323862
Katkıda Bulunanlar
Konular
Sinema ve Televizyon Dünyasında Yeni Gelişmeler
Son dönemde sinema ve televizyon endüstrisinde yaşanan hızlı değişimler, hem yapımcılar hem de izleyiciler için yeni fırsatlar sunuyor. Özellikle dijital platformların yükselişi, içerik üretiminde farklı yaklaşımların ortaya çıkmasına olanak sağlıyor.
Bu gelişmelerin ışığında, yapımcıların hedef kitlesini daha iyi anlaması ve onlara yönelik özgün projeler geliştirmesi gerekiyor. Aynı zamanda, izleyicilerin beklentilerini karşılamak için yaratıcı senaryolar ve etkileyici oyunculuk performansları da büyük önem taşıyor.
Bu bağlamda, sinema tarihinde benzer bir dönüşümü deneyimleyen dönemleri hatırlamak faydalı olabilir. Örneğin, 1960’larda Yeni Dalga (French New Wave) akımı, geleneksel anlatım biçimlerine meydan okuyarak bağımsız ve deneysel filmlerin yolunu açtı. Bu durum, günümüzde dijital platformların sunduğu özgürlüklerle paralellikler taşıyor.
Sonuç olarak, sinema ve televizyon endüstrisinin geleceği, yaratıcılığın, yenilikçiliğin ve izleyici odaklı bir yaklaşımın birleşimiyle şekillenecektir.
Kaynak: Mongabay