Son Dakika
Odyssey” destanının epik anlatısı gerçekten de IMAX gibi dev bir ekranda mı izlenmeli?
Sinema / Dizi

Odyssey” destanının epik anlatısı gerçekten de IMAX gibi dev bir ekranda mı izlenmeli?

21 Temmuz 2026 · 4 dk okuma · 4 görüntülenme · bekir

İlk olarak 1983’te, 11 yaşındayken “Yıldız Savaşları: İmparator” filmini 70mm formatında izlediğimde büyük formatlı filmlerle tanıştım. O zamanın netliği ve etkileyici ses sistemi, daha önce izlediğim tüm filmleri bile yetersiz hissettirdi. Daha sonra aynı yaz “Mavi Gök” ve “Superman III” filmlerini de 70mm’de izlemek, bu büyük formatla olan aşkımın başlangıcı oldu.

Bu filmlerin hiçbiri aslında 1989’a kadar, “Arabistanlı Lawrence”ın restore edilmiş versiyonu tüm ülkelerde gösterilene kadar 70mm negatiften çekilmemişti. Hollywood stüdyolarının çoğu 70mm filmi, 35mm negatiflerden elde edilen büyütmelerdi.

1992’de Ron Howard, “Uzaklarda” filmini çekerek bu geleneği yeniden canlandırdı (teknik olarak 65mm, çünkü ses için 5mm kullanılmıştı). O zamana kadar tüm Hollywood stüdyolarının 70mm gösterimleri aslında 35mm negatiflerden elde edilmiş büyütmelerdi.

O dönemde John Carpenter, Joe Dante ve Michael Mann gibi yönetmenlerin filmlerini keşfederken, aynı zamanda en kötü kalitede bir format olan VHS kasetlerle izlemek zorunda kaldım. Örneğin, Carpenter’ın kültleşmiş “Çin Mahallesi” filmini 70mm altı kanallı Dolby ses sistemiyle dev ekranda izleme şansına sahip oldum. Ancak, yıllarca onun klasikleşmiş “Halloween” filmini sadece panned-and-scanned (tarama) kasetlerde, görüntünün yarısını kesilmiş ve renkleri solmuş halde izledim.

Ancak, “Halloween”ın kalitesinin bu kötü sunuma rağmen hala hissedilebiliyor olması, formatın gerçekten önemli olup olmadığını sorgulamama neden oldu: Harika bir film, sunumu ne olursa olsun etkili olabilir mi? Yoksa “Rebel Without a Cause” gibi bir filmi televizyonda reklamlarla izlemek doğru mu?

Bu konuyu bu hafta Christopher Nolan’ın “Odyssey” filminin 70mm formatında gösterime girmesiyle tekrar düşündüm. Paul Thomas Anderson, 2012’de “The Master” filmiyle bu formatı yeniden canlandırmıştı. O zamana kadar son 70mm film Michael Bay’in “Pearl Harbor” filmiydi ve dijital ses sistemlerinin yaygınlaşmasıyla birlikte 70mm formatının cazibesi azalmıştı.

Anderson, “The Master” ile bu geleneği yeniden başlatarak diğer yönetmenlere de ilham verdi. Christopher Nolan, “Interstellar” filmini hem standart 70mm’de hem de 70mm IMAX’te gösterdi ve Quentin Tarantino, “The Hateful Eight” filmini Ultra Panavision 70 formatında çekti.

Bu revival döneminde, sinema salonlarının dijitalleşmesiyle birlikte büyük formatlı projeksiyonun neredeyse kaybolduğu bir dönemde, yeniden ortaya çıkan bu durum çok önemliydi. Örneğin, “Interstellar” filmini 35mm, 70mm ve IMAX 70mm olarak izleme fırsatı buldum ve her birinin kendine özgü sorunları vardı. Ancak, en net ve etkileyici versiyon, ironik bir şekilde standart çözünürlüklü dijital projeksiyondu.

12 yıl sonra, seyircilerin 70mm ve IMAX 70mm’ye olan ilgisi, sinema salonlarının da daha yetenekli projeksiyonculara sahip olmasına yol açtı. Aynı zamanda, birçok sinema salonu Premium Large Format ekranlarını kurarak izleyicileri telefonlarından uzaklaştırmaya çalışıyor.

Ben de bu durum üzerine, “Interstellar” ve “One Battle After Another” filmlerinde yaptığım gibi bir deney yapmaya karar verdim: “Odyssey” filmini altı günde, altı farklı formatta izlemek. Nolan’ın ideal formatı olan 70mm IMAX’ten başlayarak, dijital IMAX’e kadar tüm formatları denedim.

Farklı formatlar arasında büyük farklar vardı. Örneğin, 35mm versiyonunda görüntü daha yumuşak ve daha genişti, çünkü bu formatta kullanılan film daha kalın olduğu için daha az ışık geçiriyordu. Ancak, bu durum filmin kendisine özgü bir karakter kazandırıyordu.

En iyi ses deneyimi ise IMAX versiyonlarında yaşandı. Altı kanallı ses sistemi sayesinde atmosferik detaylar çok daha belirgindi. Bu nedenle, “Odyssey” filmini farklı formatlarda izlemek, Nolan’ın filmlerine olan ilgimi daha da artırdı.

Kaynak: Indiewire

Paylaş