Son Dakika
Neil Rimer: Yapay zeka yatırımları yeniden canlanıyor olabilir.
Teknoloji

Neil Rimer: Yapay zeka yatırımları yeniden canlanıyor olabilir.

21 Temmuz 2026 · 14 dk okuma · 2 görüntülenme · Gökyüzü Mühendisi

Yapay Zeka Etrafındaki Servetin Yeniden Dağılımı: Bir Yatırımcının Tahmini

Mayıs ayının sonunda, Neil Rimer ile Atina’da gerçekleştirdiğim bir görüşmede söylediği bir şey aklımdan çıkmadı. Şehirdeki yeni ve canlı teknoloji festivalinde, yapay zeka etrafında toplanan servet hakkında konuşurken, “Bir tür yeniden dağıtımın olacağına dair güçlü bir hissim var” dedi. Konuşmasına devam ederek, “Bu ya gönüllü olarak gerçekleşecek, ya da zorunlu olacak, ama mutlaka olacak ve umarım bu gönüllü olur” şeklinde konuştu. Ayrıca, teknoloji liderlerinin “bu sürecin öncülüğünü yapabileceklerini” düşündüğünü belirtti.

Çoğu insan için bu tür ifadeler standart bir popülizm olarak algılanabilir. Ancak Neil Rimer, son üç on yılın en başarılı girişim sermayesi şirketlerinden biri olan Index Ventures’ın kurucularından biri olduğu için, böyle bir konunun kamuoyu önünde dile getirilmesi dikkat çekiciydi.

Neil Rimer, 2021 yılında günlük yatırım faaliyetlerinden uzaklaştı ve günlerini büyük ölçüde eşinin memleketi olan Atina’da geçiriyor. Çocukları da Yunan pasaportlarına sahip olmaktan mutluluk duyuyor. Görüşmemizde, meslektaşlarının genellikle tercih ettiği spor giyim yerine, düzgün bir gömlek ve kot pantolon giymişti. Ancak Index’in son yıllardaki getirileri olağanüstü: şirket, kuruluşundan bu yana dış yatırımcılardan yaklaşık 15 milyar dolar topladı ve geçen yılki Figma’nın halka arzı ve Google’ın Wiz adlı siber güvenlik firmasını satın alması gibi satışlar sayesinde, Index’in yaklaşık 9 milyar dolar gelir elde ettiği bildirildi.

Neil Rimer, topluma katkıda bulunmanın yollarını bulmuş: Yunanistan’daki girişimcileri destekleyen Endeavor Greece yönetim kurulunda görev yapıyor ve 2019’dan 2025’e kadar Human Rights Watch yönetim kurulu başkanlığını yaptı. Ayrıca, 2021’in sonunda babası, kardeşleri ve kendisi birlikte McGill Üniversitesi’ne 13 milyon dolar bağış yaparak bir kampüs binasının yenilenmesini sağladı ve yeni bir Yerli Araştırma ve Bilgi Enstitüsü kurulmasına katkıda bulundu.

Bu tür bir yeniden dağıtım fikri, tarihte benzer örnekler bulmamıza neden oluyor. Örneğin, Roma İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, artan gelir eşitsizliği ve servetin sınırlı bir kesimde yoğunlaşması, siyasi istikrarsızlığa ve imparatorluğun çöküşüne katkıda bulunmuştur. Benzer şekilde, Fransız Devrimi de, soylu sınıfın sahip olduğu aşırı zenginliğe karşı halkın öfkesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu tarihi örnekler, servetin adil bir şekilde dağıtılmasının, sosyal uyum ve siyasi istikrar için ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

.

Bu arada, servet dağılımı konusundaki yorumu, bağış yapma konusunda oldukça talihsiz bir zamana denk geliyor. Warren Buffett ve Bill Gates’in 2010 yılında başlattığı ve milyarderlerin servetlerinin yarısını hayır kurumlarına bağlamayı taahhüt etmelerini amaçlayan “Giving Pledge” (Bağış Sözleşmesi), giderek daha az önem taşıyor. İlk beş yılda yüz on üç aile bu sözleşmeyi imzaladı, ardından sırasıyla 72, 43 ve 2024 yılında sadece dört aile, bu durum New York Times’ın Mart ayındaki raporunda vurgulanarak, teknoloji dünyasının en zengin insanları arasında hayırseverliğin ne kadar popüler olmadığına işaret etti. (Bu raporda dikkat çekici bir ifadeye yer verildi: “Dünyanın en zengin kişisi olan Elon Musk, şirketlerinin ‘hayırseverlik’ olduğunu belirtmiştir.”)

Bu durum, sadece Bağış Sözleşmesi ile sınırlı değil gibi görünüyor. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki toplam hayır bağışı miktarı 2024 yılında rekor bir seviyeye ulaşarak 592,5 milyar dolara yükseldi (yaklaşık 23 trilyon TL), ancak Stanford Social Innovation Review’ün verilerine göre, bu bağışları yapan Amerikalıların sayısı beş yıldır art arda azalıyor. 2024 yılında bu oran %4,5 olarak kayda geçti. Yıl 2000’de hane halklarının yaklaşık üçte ikisi bağış yaparken, günümüzde bu oran kabaca yarıya düşmüş durumda. Bank of America ve Lilly Family School verileri ayrıca, varlıklı hanelerin de hayırseverlik konusunda azalma gösterdiğini ortaya koyuyor; 2017 yılında bu oran %90 iken, geçen yıl %81’e gerilemiş.

Bu durum, tarihte benzer dönemlerde görülen toplumsal değişimleri akla getiriyor. Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında da, geleneksel hayırseverlik anlayışı yerini daha bireysel ve pragmatik yaklaşımlara bırakmaya başlamıştı. Devletin zayıflaması, ekonomik sıkıntılar ve toplumsal huzursuzluklar, insanların birikimlerini daha çok kendilerine ve ailelerine yöneltmelerine neden olmuştu. Benzer şekilde, günümüzde de bazı milyarderlerin hayırseverlik konusundaki ilgisizliği, küresel ekonomik belirsizlikler, gelir eşitsizliği ve sosyal sorumluluk konusundaki artan beklentiler gibi faktörlerle ilişkili olabilir.

Bu eğilim, Index’in kendi portföyünde de kendini gösteriyor; örneğin Anthropic gibi şirketlerde. Business Insider, yakın zamanda finansal planlayıcı Alex Caswell’e, yeni zengin olan müşterilerinin, bunların birçoğu da Anthropic çalışanları ve “etkili hayırseverlik” akımına bağlı, önemli bir kısmını hayır kurumlarına bağışlamayı düşünüp düşünmediklerini sordu. Anthropic, çalışanların yaptığı hayır kurumuna yapılan bağışların %25’ine kadar eşdeğer miktarda hisse senediyle katkıda bulunuyor ve Caswell’in bazı müşterileri bunu kullanmış olsa da, çoğu müşterisi hayırseverlik planları yapmak yerine melek yatırımcılığına veya kendi şirketlerini kurmaya odaklanıyor. “Gördüğüm şey, hayırsever olmak istemekten ziyade, bu tür yatırımlara yönelme eğilimi” dedi Caswell, Business Insider’a yaptığı açıklamada.

Bu durum, günümüzde teknoloji şirketlerinin yarattığı yeni zenginlik dalgasının, geçmişte yaşanan sanayi devrimleri sırasında görülen benzer eğilimleri akla getiriyor. Örneğin, 19. yüzyılın sonlarında demir çelik endüstrisindeki hızlı büyüme ile birlikte ortaya çıkan büyük servetler, o dönemdeki bazı girişimcilerin hayırseverlik projelerine önemli kaynaklar ayırmasına yol açarken, diğerlerinin ise bu fırsatı kişisel zenginliklerini artırmak için kullanmayı tercih etmişti. Bu durum, günümüzdeki teknoloji devlerinin yarattığı yeni zenginliğin de benzer bir ayrışmaya neden olabileceğini gösteriyor.

.

How Apple’s big lawsuit could disrupt OpenAI’s IPO plans | Equity Podcast
Press shift question mark to access a list of keyboard shortcuts

Keyboard Shortcuts
Shortcuts Open/Close/ or ?
Play/PauseSPACE
Increase Volume
Decrease Volume
Seek Forward
Seek Backward
Captions On/Offc
Fullscreen/Exit Fullscreenf
Mute/Unmutem
Decrease Caption Size
Increase Caption Size+ or =
Seek %0-9

Beklenildiği gibi, gönüllü bağışların olmaması, artık sonucun yasal düzenlemelerle belirlenmeye çalışılmasına yol açıyor. Kaliforniya’daki seçmenler bu yıl, eyaletin milyarderlerine yönelik %5’lik tek seferlik bir servet vergisine karar verecekler. Bu durum üzerine, Google’ın kurucuları Sergey Brin ve Larry Page gibi bazı isimler, olası vergi yükünü önlemek amacıyla ana ikametgahlarını Güney Florida‘ya taşıdılar.

Bu durum, geçmişte benzer vergi uygulamalarının getirdiği sonuçları akla getiriyor. Örneğin, 1970’lerde İsveç’te uygulanan yüksek gelir vergileri, ülkenin birçok zenginini yurt dışına kaçırmıştı. Benzer şekilde, bazı Güney Amerika ülkelerindeki aşırı vergilendirme politikaları da sermaye çıkışlarına ve ekonomik istikrarsızlığa yol açmıştı. Bu örnekler, adil bir vergi sisteminin önemini ve aşırı yüklemenin olumsuz sonuçlarını açıkça göstermektedir.

Yapay Zeka Devinin Hisselerinin Satışı ve Vergi Tartışmaları

OpenAI’nin 2027 yılında halka açılmayı planladığı iddiaları dolaşırken, vergilendirme konusundaki potansiyel gelişmeler de dikkat çekiyor. Bazı kaynaklara göre, kabul edilmesi halinde bu vergi, bireylerin dünya çapındaki varlıklarını dikkate alarak net serveti hesaplayacak ve bu durum, şirketlerin halka açılma kararını etkileyebilir.

Beklendiği gibi, bu ölçekteki bir gelir dağıtımına yönelik her türlü girişime karşı önemli bir muhalefet bulunuyor. Kaliforniya Valisi Gavin Newsom da dahil olmak üzere birçok kişi ve ekonomistler, benzer vergi uygulamalarının 1990 yılından itibaren birçok sanayileşmiş ülkede, varlıklı bireylerin ülkeyi terk etmesi nedeniyle kaldırıldığını belirtiyorlar. Bu durum, geçmişte yaşanan benzer ekonomik hareketlerin tekrar edebileceği endişesini beraberinde getiriyor.

Tartışmalı diğer bir seçenek ise OpenAI’nin federal hükümete şirketin %5’lik hissesini teklif ettiği yönündeki haberler. CEO Sam Altman, bu öneriyi yapay zekanın getireceği faydaların halkla paylaşılması olarak sunarken, eleştirmenler ise bunun Washington’daki siyasi baskıyı hafifletme girişimi olarak görüyor. Her iki durumda da Silikon Vadisi’nin genellikle hükümetin şirketlerine ortak olmasına sıcak bakmadığı biliniyor. Deneyimli yatırımcı Roelof Botha, geçtiğimiz yıl bu gazeteyle yaptığı bir görüşmede şaka yollu bir şekilde, “Bu dünyadaki en tehlikeli cümlelerden bazıları: ‘Ben hükümetten geliyorum ve size yardım etmek için buradayım.'” demişti.

Yapay Zeka Şirketlerinin Yükselişi ve Servet Dağılımındaki Değişimler

Günümüz dünyasında, özellikle yapay zeka alanında faaliyet gösteren şirketlerin yükselişiyle birlikte, servetin dağılımı önemli değişikliklere uğramaktadır. Elon Musk’ın serveti, SpaceX’in geçen ay gerçekleştirdiği halka arzla 1 trilyon doları aşarak, bu durumun ne kadar çarpıcı olduğunu göstermektedir. Bu denli büyük bir servetin varlığı, bazı yayın organlarının bile görsel açıklamalar kullanmasına neden olmaktadır.

Forbes dergisinin 2026 yılındaki değerlendirmesinde, yapay zeka alanındaki faaliyetleriyle milyarder olan 45 yeni ismin toplam serveti 2.9 trilyon dolar olarak hesaplanmıştır. Bu rakam, Anthropic ve OpenAI gibi şirketlerin henüz halka arz edilmediği bir döneme aittir.

Business Insider’ın Anthropic çalışanları hakkındaki haberinde yer alan bilgilere göre, bu iki şirketin de halka arz sürecini tamamlamasıyla birlikte, çalışanlarının elindeki servet, San Francisco metropol bölgesindeki tüm konutların yaklaşık üçte birini satın alabilecek düzeyde olacaktır.

Bu durumun benzeri daha önce yaşanmış mıydı? Bu sorunun cevabı tartışmalıdır. Geçen yılın üçüncü çeyreğinde, ABD’deki en zengin %1’lik kesimin servetinin toplam hane halkı servetindeki payı %31,7’ye ulaşmıştır. Federal Rezerv’in bu verileri toplamaya başladığı 1989 yılından bu yana kaydedilen en yüksek orandır. Bu oran, en zengin olmayan %90’lık kesimin sahip olduğu servete eşittir.

Ancak, tarihsel bir karşılaştırma yapıldığında farklı sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Ünlü ekonomist Gabriel Zucman’ın hesaplamalarına göre, 1910 yılındaki “Altın Çağ”ın zirvesinde, Amerika’nın dört en büyük servete sahip ailesinin toplam varlığı, ülkenin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’sının (GSYİH) %4’ünü oluşturmaktaydı. Günümüzde ise, bu oranı temsil eden sadece 19 hanenin toplam değeri, GSYİH’nin %14’üne denk gelmektedir.

Bu durum, geçmişte benzer bir gelir dağılımı eşitsizliğinin yaşandığını gösterse de, günümüzdeki durumun farklı boyutlara ulaştığına işaret etmektedir. Tarihsel olarak, Roma İmparatorluğu’nun son dönemlerinde de benzer şekilde servetin yoğunlaşması ve bunun siyasi istikrarsızlığa yol açtığı görülmüştür. Bu örnekler, günümüzde yaşanan gelişmelerin potansiyel sonuçları hakkında önemli dersler sunmaktadır.

Zenginliğin Dağılımı ve Tarihsel Paralellikler

Rimer’in bahsettiği iki yol, yani gönüllülük veya zorlama yolu, Amerikan toplumunda servetin aşırı yoğunlaşmasının yaşandığı önceki dönemlerde de görülmüştür. Örneğin, 1889 yılında, ilk “Altın Çağ”ın zirvesinde, Andrew Carnegie bir deneme yayınlayarak zengin bir insanın servetini kendi ömrü içinde kamunun yararına dağıtması gerektiğini savunmuş ve bu durumun kabul edilemez olduğunu belirtmiştir. Bu deneme, “The Gospel of Wealth“, modern hayırseverliğin temelini oluşturmuş ve Giving Pledge hareketinin de fikirsel kökeni olmuştur.

Ancak, bu gönüllü yaklaşım uzun süre etkili olamamıştır. 1930’ların ortalarına gelindiğinde, Louisiana Senatörü Huey Long, her Amerikalıya garantilenmiş bir gelir sağlamak amacıyla zenginlere yönelik yüksek vergiler talep eden “Share Our Wealth” programıyla ulusal bir destek kazanmıştır. Franklin Roosevelt, işçi sınıfının desteğini kaybetme endişesiyle, basında “zenginden vergi alımı” olarak nitelendirilen bir politikayla en yüksek marjinal gelir vergisi oranını %79’a çıkarmıştır. Bu politika, Long’un istediği kadar geniş kapsamlı bir dağıtımı sağlamamış olsa da, Amerikan tarihinde gönüllü bağışların yeterli olmadığı durumlarda siyasi baskı yoluyla yeniden dağıtımın nasıl gerçekleştiğinin en açık örneğini teşkil etmektedir.

Rimer, kariyeri boyunca teknoloji sektöründe yer almış olduğu için bu konulara zaten aşinadır. Ancak, onu daha çok “teknoloji şirketlerinin ahlaki merkezinin” ne olduğunun merak ettiğini belirtmektedir. Bu ilgisi, 1984 yılında Stanford Üniversitesi’nde öğrenciyken Apple’ın ilk Macintosh bilgisayarlarını öğrencilere indirimli olarak sunmasıyla başlamıştır. Steve Jobs ve diğer kurucular, onun ifadesiyle, “dünyaya gerçekten iyi bir şey inşa ettikleri” için “kahramanlar” olarak görülmüştür.

Bu dönemde, Türkiye’de de benzer şekilde, siyasi istikrarsızlık ve ekonomik sıkıntılar yaşanırken, devletin sosyal politikalarıyla halkın gelir dağılımını iyileştirme çabaları sürdürülmekteydi. Örneğin, 1980’lerde uygulanan çeşitli düzenlemelerle tarım sektörüne destek sağlanmış ve kırsal bölgelerde yaşam koşullarının düzeltilmesi hedeflenmiştir. Ancak, bu tür politikaların etkinliği zamanla tartışma konusu olmuştur ve daha sonraki dönemlerde farklı yaklaşımların benimsenmesi gerekmiştir.

Teknoloji Devlerinin Yükselişi ve Yeni Nesil

Rimer’ın dile getirdiği endişe, günümüz gençlerinin bazı teknoloji şirketleri hakkında geçmiş nesillerin savunma sanayi veya sigara üreticileri hakkındaki yorumlarına benzer şekilde konuşmaları. Bu durum, hem Rimer’ı hem de diğer yatırımcıları düşündürüyor.

Rimer, Anthropic ve diğer teknoloji şirketlerindeki yatırımları sayesinde bu gelişmelerden doğrudan etkilenen bir isim. Bu durumu kendi lehine kullanmak yerine, elde edilen gelirin bir kısmının geri verilmesi gerektiği fikrini savunuyor. Rimer’ın düşüncesi şu ki, bu paranın zorla alınmasından ziyade, yatırımcıların gönüllü olarak bir kısmını geri vermesi daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Rimer, insanların gönüllülük esasına dayalı çözümü tercih edeceğine inanıyor ve aksi durumda tarihin bunun için başka yollar bulabileceğini belirtiyor.

Bu durum, günümüzde yaşanan hızlı teknolojik gelişmelerin ve bu gelişmelerden elde edilen büyük gelirlerin, toplum üzerindeki etkilerini tartışmaya açıyor. Geçmişte benzer bir durum, özellikle sömürgecilik döneminde yaşanmıştı. O dönemde, bazı ülkelerdeki kaynakların sömürülmesiyle elde edilen gelirler, hem sömüren ülkelerin ekonomisini güçlendirirken, aynı zamanda sömürülen ülkelerde büyük eşitsizliklere yol açtı. Bu durum, günümüzde de benzer şekilde, teknoloji devlerinin yarattığı servetin dağılımında adaletsizliklerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Tarih bize gösteriyor ki, bu türden eşitsizlikler genellikle sosyal ve politik istikrarsızlıklara yol açabilir.

Rimer’ın çağrısı, sadece teknoloji dünyası için değil, tüm toplum için önemli bir mesaj içeriyor: Elde edilen gelirin adil bir şekilde dağıtılması ve toplumsal fayda sağlaması. Bu, hem bireysel sorumluluk gerektirirken, aynı zamanda hükümetlerin ve düzenleyici kurumların da aktif rol almasını gerektiren karmaşık bir süreçtir.

Kaynak: Techcrunch

Paylaş